sexhikayen

Mastürbasyon Hikayeleri

Gece Yarısı İtirafları’nın Okumadığı Mektup

Podcast sesi Zeynep, yayında okumaya cesaret edemediği bir mektubu eve götürür. O gece kendine ilk kez bir dinleyici gibi kulak verir.

Gece Yarısı İtirafları'nın Okumadığı Mektup
Fotoğraf: Julia Karnavusha / Unsplash

Zeynep Tuna dört yüz on iki itiraf okumuştu ve hiçbirini kendisi yaşamamıştı. Dört yüz on üçüncüsü, mor mürekkeple yazılmış, iki sayfalık bir mektuptu ve ilk cümlesi şuydu: “Kendime dokunmayı otuz bir yaşında, bir küvette, ağlayarak öğrendim.”

Yirmi yedi yaşındaydı. Kadıköy’de, Yeldeğirmeni’nin arka sokaklarından birinde, eski bir matbaanın bodrumuna kurulmuş stüdyoda her perşembe gecesi yarımşar saatlik bir podcast kaydediyordu: Gece Yarısı İtirafları. Dinleyiciler mektup, e-posta, sesli mesaj gönderiyor; Zeynep onları kendi kısık, biraz boğuk sesiyle okuyordu. Yüz binlerce insan, gecenin bir yarısı, yatağında, kulaklığında, onun sesiyle başkalarının sırlarını dinliyordu.

Ve kimse, Zeynep’in kendi sırrını bilmiyordu: kendi bedenine hiç bir dinleyici kadar dikkatle kulak vermemişti.

Bir sesin sahibi, kendi sesinden korkabilir mi?

“Bunu okuyacak mıyız?” diye sordu İlgın, cam bölmenin öbür tarafından. Otuz yaşındaki yapımcısı, kulaklıkları boynunda, elinde kalemle mektubun fotokopisini sallıyordu.

“Bilmiyorum.”

“Çok iyi bir mektup ama. Zarif. Hiç bayağı değil. Kadın küvette ağlıyor, sonra kendi tenine dokunuyor, sonra ağlaması kahkahaya dönüyor. Dinleyiciler bayılır.”

“Biliyorum,” dedi Zeynep. Mikrofonun süngerine baktı. “Ama ben bunu okuyamam.”

“Neden?”

Zeynep sustu. Stüdyonun içi hep aynı kokardı: eski kâğıt, toz, ılık elektronik devre. Ses yalıtım süngerleri dünyayı yutuyor, geriye yalnızca kendi nefesini bırakıyordu. Dört yüz on iki gece boyunca bu nefesle başkalarının arzularını okumuştu ve her seferinde, yayın bittiğinde, eve gidip hiçbir şey hissetmeden uyumuştu.

“Çünkü yalan söylüyormuşum gibi gelir,” dedi sonunda. “Bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi okurum.”

İlgın kulaklığını çıkardı. Bir süre ona baktı, sonra yumuşak bir sesle: “Zeynep. Bunu ilk kez söylüyorsun.”

“Biliyorum.”

“Mektubu al. Eve götür. Bu hafta başka bir şey okuruz. Ama sen bunu bir oku. Mikrofon olmadan.”

“Ya okuyunca bir şey hissetmezsem?”

“O zaman onu da bilmiş olursun,” dedi İlgın, omuz silkerek. “Ama bence hissedeceksin. Sesin titriyor şu an. Mikrofon açık olsaydı herkes duyardı.”

Zeynep mektubu katladı, montunun iç cebine koydu. Kâğıt göğsünün üstünde, hafif ve sıcak bir ağırlıktı.

Bir mektup, bir bedene ne fısıldar?

Yürürken bir şey hatırladı. İki yıl önce, son sevgilisi Kuzguncuk’taki evinin kapısında, ayakkabılarını giyerken, ona dönmeden söylemişti: “Sen hep başka bir yerdesin Zeynep. Sanki bedenin burada, sen bir yayındasın.” O zaman kızmış, kapıyı arkasından sertçe kapatmıştı. Şimdi, Yeldeğirmeni’nin nemli kaldırımlarında, adımlarının sesini dinlerken haklı olduğunu düşündü. Bedenine hep bir misafir gibi davranmıştı; kibar, mesafeli, aceleci. Hiç oturup çayını içmemişti onunla. Hiç ne istediğini sormamıştı.

Telefonu çaldı. Baran’dı; otuz üç yaşında, Ankara’da, Kızılay’da “Saat 23” diye bir barın arkasında çalışan, üniversiteden beri en yakın arkadaşı. Her perşembe gecesi, yayından sonra arardı.

“Bu haftaki bölüm nerede? Bekliyorum burada, bütün bar bekliyor.”

“Bu hafta yok.”

“Nasıl yok? Zeynep Tuna perşembe kaçırmaz.”

Zeynep bir sokak lambasının altında durdu. Yeldeğirmeni’nin duvarlarındaki grafitiler sarı ışıkta parlıyordu. Bir kedi bir arabanın altından ona baktı. “Baran,” dedi. “Sen herkesin sırrını biliyorsun, değil mi? Barın arkasında.”

“Herkesin değil. Yarısının.”

“Benim sırrımı biliyor musun?”

Hattın öbür ucunda bardak sesleri, kalabalığın uğultusu. Sonra Baran’ın sesi alçaldı. “Biliyorum, sanırım. Başkalarının hikayelerini anlatırken kendi hikayeni hep sona saklıyorsun. Hiç gelmeyen bir sona.”

Zeynep’in boğazı düğümlendi. “Bu gece başka bir şey deneyeceğim.”

“Ne?”

“Kendimi dinlemeyi.”

Baran bir şey sormadı. Bunu en çok ondan seviyordu. Sadece “İyi,” dedi. “Sonra bana anlatmak zorunda değilsin. Ama istersen buradayım.” Ve kapattı.

Evde, üçüncü kattaki küçük dairesinde, Zeynep ışıkları yakmadı. Montunu çıkardı, mektubu cebinden aldı ve banyoya gitti. Küveti doldurdu. Su borulardan inleyerek akarken, mutfaktaki çekmeceden iki mum buldu, birini lavabonun kenarına, birini küvetin köşesine koydu. Kibrit çaktı. Kükürt kokusu, sonra mumun balmumu kokusu. Buhar aynayı yavaş yavaş örttü ve Zeynep’in yüzü, sanki bir başkasının yüzüymüş gibi, buğunun arkasında kayboldu.

Küvetin kenarına oturdu, mektubu açtı ve okudu. Bu kez yüksek sesle değil, içinden. Mor mürekkep, eğik harfler. Kadın yalnızlığını anlatıyordu; kocasından ayrıldıktan sonraki ilk kışı, bir gece küvette, suyun içinde, kendi kollarına sarılıp ağladığını. Sonra ellerinin, ağlarken, kendiliğinden tenini okşamaya başladığını. Sanki biri onu teselli ediyormuş gibi. Sanki o biri, kendisiymiş gibi.

“O gece ilk kez kendi bedenime bir yabancı gibi değil, uzun zamandır görmediğim bir dost gibi baktım. Acele etmedim. Kimseye bir şey kanıtlamam gerekmiyordu. Ne istediğimi bana ben söyledim, ben dinledim.”

Kimse dinlemezken kendine ne söylersin?

Zeynep mektubu katlayıp lavabonun kenarına, mumun yanına koydu. Kıyafetlerini yavaşça çıkardı. Her parçayı katladı, sandalyenin üstüne bıraktı; bunu hiç yapmazdı. Sonra suya girdi.

Su sıcaktı, neredeyse fazla. Teni önce kızardı, sonra gevşedi. Gözlerini kapadı. Mumun ışığı göz kapaklarının arkasında turuncu bir sis gibi titriyordu. Kulağına yalnızca damlayan musluğun sesi geliyordu ve kendi nefesi; stüdyodaki gibi, ama bu kez mikrofonsuz, bu kez kimsesiz.

Kendine bir kural koydu, tıpkı dinleyicilerine yayında önerdiği gibi: hoşuna gitmeyen hiçbir şeyi yapmayacaktı. Bir yerde duraksarsa duracaktı. Bir şey canını sıkarsa sudan çıkıp çay demleyecek, bunu da bir başarısızlık saymayacaktı. Bu gece bir sınav değildi. Bir sohbetti; uzun zamandır ertelenmiş, iki eski dost arasında.

Önce kollarına dokundu. Bileğinden omzuna, yavaş. Sonra köprücük kemiğine. Su yüzeyinde ellerinin çizdiği halkalar küvetin kenarına çarpıp geri dönüyordu. Kendine bir soru sordu, sesli olarak, kendi boğuk podcast sesiyle: “Böyle mi?”

Ve kendi kendine cevap verdi: “Daha yavaş.”

Güldü. Sesinin banyonun fayanslarında yankılanışına güldü. Dört yüz on iki itirafta duyduğu her “daha yavaş”ı şimdi kendi ağzından duyuyordu ve ilk kez gerçek geliyordu.

Elleri bedenini, uzun zamandır görmediği bir şehri dolaşır gibi dolaştı. Acele etmedi. Bir yerde durdu, dinledi; bedenin cevabını bekledi, bir dinleyicinin mektubunu bekler gibi. Nefesi değişti. Suyun sıcaklığı içine işledi, göğsünden karnına, karnından daha aşağıya bir dalga gibi. Kendi adını fısıldadı, sonra fısıldamadı; kelimelere gerek kalmadı. Mumlardan biri, lavabonun kenarındaki, bir kıpırtıyla söndü ve ince bir duman çizgisi tavana yükseldi. Zeynep onu görmedi. Gözleri kapalıydı ve dünyada ilk kez, kendisinden başka hiçbir sesi duymuyordu.

Sonra, uzun bir süre sonra, gözlerini açtığında ağlıyordu. Mektuptaki kadın gibi. Ve ağlaması, mektuptaki kadın gibi, yavaş yavaş kahkahaya döndü.

Bir itiraf, kendi sahibini bulunca ne olur?

Gece yarısını yirmi geçe Baran’a mesaj attı.

Zeynep: Dinledim.

Baran: Ve?

Zeynep: Sesim güzelmiş. Kendime söyleyince.

Baran: Bunu yıllardır söylüyorum ama bana inanmadın.

Zeynep: Sana inandım. Kendime inanmadım.

Ertesi perşembe Zeynep stüdyoya mektupla değil, kendi yazdığı bir sayfayla geldi. İlgın camın arkasından ona baktı, bir şey sormadan kayıt düğmesine bastı.

“Bu gece,” dedi Zeynep mikrofona, kendi kısık sesiyle, “size bir itiraf okuyacağım. Ama bu kez sahibi benim.”

Bölüm o hafta bütün rekorları kırdı. Yorumlar yağdı; kimisi teşekkür ediyor, kimisi kendi küvet gecesini, kendi ilk “daha yavaş”ını anlatıyordu. Bir kadın, elli sekiz yaşında olduğunu ve bunu hiç kimseye söylemediğini yazmıştı. Bir genç adam, utanmayı bırakmanın bir tür dokunuş olduğunu.

Bir gün sonra posta kutusunda mor mürekkeple yazılmış, tek satırlık bir kartpostal buldu. Kartın önünde Moda sahilinin eski bir fotoğrafı vardı. Arkasında: “Sesini tanıdım. Artık benim hikayemi değil, seninkini okuyorsun. Bir gün mutlu biten bir tane daha oku; bu kez iki kişilik.”

Zeynep kartpostalı buzdolabının kapağına, mıknatısın altına iliştirdi. Sonra telefonunu alıp Baran’a yazdı: “Sanırım bir sonraki bölümün konusu belli.” Cevap üç nokta olarak titreşip durdu, uzun uzun, ve Zeynep ilk kez, birinin yazmakta zorlandığı cümlenin kendisi hakkında olabileceğini düşündü.

On Dördüncü Katta Bir Buçuk Şekerli Çay Sıradaki hikaye · Baran Ece başka bir hikayede On Dördüncü Katta Bir Buçuk Şekerli Çay 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.