On Dördüncü Katta Bir Buçuk Şekerli Çay
Üç aydır rakip olan iki reklamcı, sunum gecesi aynı kapanış cümlesini yazdıklarını fark eder. Rekabet, mesai sonrası başka bir şeye dönüşür.

Kızılay’daki reklam ajansının on dördüncü katında o gece iki kişi, birbirinden habersiz, aynı cümleyi yazıyordu. Üç aydır birbirine savaş açmış bu iki direktör, bunu ancak gece yarısı, bir buçuk şekerli bir çay bardağının buharı arasında öğrenecekti.
Son ışık gece on bire çeyrek kala söndüğünde katta yalnızca iki masa lambası yanık kalmıştı. Otuz dört yaşındaki kreatif direktör Nazlı ile otuz altı yaşındaki strateji direktörü Ozan, ertesi sabahki büyük sunum için ayrı ayrı çalışıyor, aralarındaki koridoru bir sınır gibi koruyorlardı. Klimanın uğultusu, uyku modundaki fotokopi makinesinin ara ara iç çekişi, bir de iki ayrı klavyenin sesi. Ajansta fısıltıyla anlatılan her ofis aşk hikayesini ikisi de bilirdi; ama hiçbirinin kahramanı birbirine bu kadar kızgın iki insan olmamıştı.
Aynı rütbedeydiler, aynı genel müdüre bağlıydılar ve ajansın en büyük müşterisi olan bir çay markasının yeni kampanyası için iki ayrı fikir sunacaklardı. Kazanan fikir, kazananın adını bütün şirkete duyuracaktı. Kaybedenin adı ise, Ankara’daki reklamcıların hepsinin bildiği gibi, kimsenin hatırlamadığı bir dipnota dönüşecekti.
Fazla Excel mi, fazla güzel mi?
Rekabetleri ilk haftadan başlamıştı. Nazlı bir beyin fırtınası toplantısında Ozan’ın grafiklerini “fazla Excel” diye nitelemiş, odada boğuk bir kahkaha dolaşmıştı. Ozan ertesi gün onun moodboard’una uzun uzun bakmış, sonra sakin bir sesle sormuştu: “Güzel. Ama nereye?”
O günden sonra toplantılarda karşılıklı oturur, birbirlerinin cümlelerini yarıda keser, asansörü bile ayrı ayrı beklerlerdi. Ekip arkadaşları bahis açmıştı; kimin önce istifa edeceğine dair. Bahis defteri, ajansın cuma akşamları toplandığı Saat 23 barında, herkesin sırrını bilen otuz üç yaşındaki barmen Baran’ın tezgâhının altında duruyordu. Baran defteri her açtığında aynı şeyi söylerdi: “Ben kimseye oynamıyorum. Ama kimse doğru şeye oynamıyor.”
Nazlı’nın kimseye söylemediği bir şey vardı. Ozan’ın sunum yaparken gömleğinin kollarını iki kat sıvayışını, bir veriyi anlatırken parmaklarını masaya vurarak ritim tutuşunu, düşünürken kalemin ucunu dişlerinin arasına alışını izlemekten hoşlanıyordu. Bu hoşlanmayı öfkesinin içine gizlemek, sandığından kolaydı. Öfke en azından ona bakmak için geçerli bir bahane veriyordu; ve Nazlı o bahaneyi her toplantıda sonuna kadar kullanıyordu.
Gece yarısına yirmi kala ekranındaki son sayfaya baktı. Kapanış cümlesi oradaydı, büyük harflerle, beyaz zeminde. Mükemmeldi. Ve Ozan’ın bunu görünce yüzünü buruşturacağını düşünmek, kazanmaktan bile tatlı bir his bırakıyordu.
Kalktı. Bir çaya ihtiyacı vardı. Mutfağın ışığı yanıyordu; oysa kimsenin orada olmaması gerekiyordu.
Şekerini nereden biliyordu?
Ozan pencerenin önündeydi. Aşağıda Güvenpark’ın ağaçları karanlıktı, Kızılay meydanından son otobüsler kırmızı stop lambalarıyla geçiyordu. Tezgâhta iki ince belli bardak vardı; demliğin altındaki ocak tıkırdıyordu. Ozan birini, hiçbir şey söylemeden ona uzattı. Bardaktan yükselen buhar camda küçük bir bulut oluşturup kayboldu.
“Zehirli mi?” diye sordu Nazlı.
“Biraz,” dedi Ozan. “Ama şekeri senin sevdiğin gibi. Bir buçuk.”
Nazlı bardağı dudağına götürdü ve durdu. Gerçekten bir buçuktu; ne fazla ne eksik. “Bunu nereden biliyorsun?”
“Üç aydır toplantılarda karşımda oturuyorsun. Her seferinde ikinci şekeri ikiye bölüp yarısını tabakta bırakıyorsun.” Ozan omuz silkti. “Strateji direktörüyüm. Veri topluyorum.”
“Fazla Excel,” dedi Nazlı, ama sesinde ilk kez zehir yoktu.
Pencerenin pervazına yaslandılar, aralarında bir kol boyu mesafe. Çayın bergamot kokusu, Ozan’ın yakasından gelen hafif sedir ve uzun bir günün yorgunluğu birbirine karıştı. İlk kez birbirlerine laf yetiştirmeden konuştular: uykusuzluktan, Ankara’nın gece sessizliğinden, ikisinin de bu işe neden başladığından. Ozan çocukken babasının bakkalındaki çay paketlerinin üstündeki resimleri kopyaladığını anlattı. Nazlı güldü; gerçek, yorgun, rahatlamış bir gülüş.
“Saat 23’te bizim için bahis açmışlar, biliyor musun?” dedi Nazlı.
“Biliyorum. Ben de oynamak istedim.”
“Ne?” Nazlı ona döndü. “Kime?”
“Oynayamadım. Baran izin vermedi.” Ozan bardağını avucunda çevirdi. “‘Sen taraf olursun,’ dedi.”
“Ne demek taraf? Bahiste sadece iki isim var.”
“Onu Baran’a sor,” dedi Ozan, gülümseyerek. “Ama bana kalırsa ne demek istediği bu gece belli olacak.”
Nazlı kaşlarını kaldırdı. “Bu bir tehdit mi, Strateji Direktörü?”
“Bir tahmin, Kreatif Direktör. Verilere dayalı.”
“Yarın kim kazanırsa kazansın,” dedi Ozan bir ara, gözleri camdaki yansımalarında, “sana bir şey söylemek istiyorum. Ama önce sunumların bitmesini bekleyecektim. Kazanırsam, kazandığım için söylüyormuşum gibi olmasın diye. Kaybedersem, kaybettiğim için söylüyormuşum gibi olmasın diye.”
Nazlı çayını pervaza bıraktı. Bardağın tabağa değerken çıkardığı ince ses ikisinin arasında asılı kaldı.
“Söyle,” dedi. “Şimdi. İkimiz de eşitken.”
Aynı cümleyi hangisi önce yazmıştı?
Ozan bir süre sustu, sonra masasına gidip dizüstü bilgisayarını getirdi ve sunumunun son sayfasını açtı. Kampanyanın kapanış cümlesi ekranda büyük harflerle duruyordu: Bazı sohbetler ikinci bardakta başlar.
Nazlı’nın yüzü önce soldu, sonra kızardı. Hiçbir şey söylemeden kendi masasına yürüdü; topukları boş katta yankılandı. Kendi bilgisayarını getirdi ve kendi son sayfasını Ozan’ınkinin yanına koydu.
Aynı cümle. Kelimesi kelimesine. Noktası bile.
Uzun bir sessizlik oldu. Ocağın tıkırtısı, uzaktan bir ambulans sireni. Sonra ikisi aynı anda güldü; sinirli, şaşkın, rahatlamış bir gülüş. Üç ay boyunca birbirlerinden fikir saklamak için koridorları ayırmışlar, toplantılarda kollarını kavuşturmuş, asansörde sırtlarını dönmüşlerdi; ve sonunda aynı cümleye varmışlardı.
“Bunu yarın nasıl açıklayacağız?” dedi Nazlı. “Biri kopya çekti diyecekler.”
“Birlikte sunarız,” dedi Ozan. “Tek fikir, iki imza.” Sonra durdu, sesini alçalttı. “Söyleyeceğim şey buydu aslında. Seninle rekabet etmekten yoruldum. Seninle başka bir şey yapmak istiyorum. Ama bunu ancak sen de istersen.”
Nazlı ona doğru bir adım attı, sonra bir adım daha. Aralarındaki kol boyu mesafe bir nefese indi. Ozan’ın göğsünün inip kalkışını görebiliyordu.
“İstiyorum,” dedi. “Bunu bir toplantı notu gibi kayda geçir: açıkça, isteyerek, kimsenin baskısı olmadan.”
“Not alındı,” diye fısıldadı Ozan ve onu öptü.
Öpüşleri üç ayın birikmiş öfkesini ve gizli hayranlığını aynı anda taşıyordu; çay ve bergamot tadındaydı. Nazlı’nın parmakları onun kravatını gevşetti, Ozan’ın elleri onun belini buldu, kalçasının kıvrımında durup bekledi. “Devam mı?” diye sordu dudaklarının arasından. Nazlı cevap olarak onu bırakmadı, daha da yaklaştırdı. Mutfak tezgâhına yaslandılar, sonra toplantı odasının buzlu cam kapısına. Dışarıda Kızılay’ın ışıkları bir bir sönerken ofisin hareket sensörlü lambaları, onları kimse yokmuş sanıp kibarca karanlığa bıraktı.
Bahsi kim kazanmıştı?
Ertesi sabah dokuzda genel müdürün karşısına birlikte çıktılar. İkisi de uykusuzdu; ikisinin de gözlerinde başkalarının anlamadığı bir parıltı vardı. Ekip toplantı odasının camından içeriyi izliyor, birbirine dirsek atıyordu. Sunumu sırayla yaptılar, cümlelerini birbirlerinin cümlelerinin sonuna ekleyerek. Son sayfaya geldiklerinde ekranda tek bir cümle, altında iki isim vardı.
Genel müdür gözlüğünü çıkardı. “Bu fikre ikiniz birden nasıl vardınız?”
Nazlı, masanın altında, Ozan’ın serçe parmağını kendi parmağıyla buldu. “Mesai sonrası,” dedi. “Çay içerken.”
Genel müdür bir süre ikisine baktı, sonra gözlüğünü yeniden taktı. “Mesai sonrası çay,” diye tekrarladı. “Bunu kampanyanın alt başlığı yapın. Ve bir dahaki sefere aynı fikre ayrı ayrı varmak yerine baştan aynı masaya oturun. Şirkete iki kat mesaiye mal oldunuz.”
“Not alındı,” dedi Ozan.
Nazlı masanın altındaki parmağı sıktı ve gülmemek için dudağını ısırdı.
O akşam Saat 23’ün loş, viski ve portakal kabuğu kokan tezgâhında yan yana oturdular. Baran bahis defterini çıkarıp önlerine koydu, sayfaları çevirdi. İstifa edecek kişinin adının yanında on yedi isim, on yedi tahmin vardı.
“Kimse kazanmadı,” dedi Baran, gülümseyerek. “Söylemiştim; kimse doğru şeye oynamamıştı.”
“Sen oynasaydın neye oynardın?” diye sordu Ozan.
Baran iki bardağa çay koydu, birine bir buçuk şeker attı ve Nazlı’nın önüne sürdü. “Ben oynamam,” dedi. “Ama bu defterde bir sayfa daha açıldı. Muhasebeden birbirini hiç çekemeyen iki kişi, yarın akşam aynı saatte, ayrı ayrı rezervasyon yaptırdı. İkisi de aynı masayı istedi.”
Bazı rekabetler bir kazananla değil, aynı cümleyi iki ayrı karanlıkta yazan iki insanla biter. Bazılarıysa henüz başlamamıştır.
Sıradaki hikaye · Baran Ece başka bir hikayede
Konur Sokak’taki Sahaf ve Kırmızı Elbiseli Yabancı
Yorumlar