Konur Sokak’taki Sahaf ve Kırmızı Elbiseli Yabancı
Kızılay'da sahaf Hakan, bir perşembe gecesi otel lobisinde adını bilmediği bir kadınla buluşur; kurallarını ise o kadınla birlikte yazmıştır.

Geçen Mart, bir perşembe akşamı, Sakarya Caddesi’nin yukarısındaki eski bir otelin lobisinde adını bilmediğim bir kadınla buluştum. Ya da bildiğimi unutmaya söz vermiştim; bu itiraf hikayesini yazmaya karar verdiğimde önce adımı değiştirmeyi düşündüm, sonra vazgeçtim, çünkü anlatacağım şey hayatımın en utandırıcı değil, en cesur gecesi.
Kırk iki yaşındayım ve Kızılay’da, Konur Sokak’ta küçük bir sahafım var. Dükkân nem, toz ve eski kâğıt kokar; kapının üstündeki zil, ancak sert itilince çalar. On beş yıldır Sevda’yla evliyim. Kırk yaşında, Hacettepe’de çalışan, kahkahası hâlâ dükkânın en dip rafına kadar ulaşan bir kadın.
Birbirimizi seviyorduk, ama bir süredir aynı evin içinde iki iyi arkadaş gibi yaşıyorduk. Faturalar, toplantılar, yorgunluk. Bir pazar sabahı kahvaltıda Sevda kitabından başını kaldırdı.
“Seninle yeniden tanışmak istiyorum,” dedi. “Hiç tanışmamışız gibi.”
“Nasıl yani?”
“Yabancı gibi. Bir otelde. Bir gece.” Çayını karıştırdı, kaşık bardağın kenarına üç kez çarptı. “Korkuyor musun?”
Korkuyordum. Ama “hayır” dedim, ve o sabah on beş yılda ilk kez karıma yalan söylediğimi değil, kendime doğruyu söylemeye başladığımı hissettim.
Bir peçeteye hangi kurallar sığar?
O hafta mutfak masasında, bir kâğıt peçetenin arkasına kuralları birlikte yazdık. Gerçek adlarımızı söylemeyecektik. Birbirimize uydurma hayatlar anlatacaktık. Herhangi birimiz rahatsız olursa “Ulus” diyecekti ve oyun o anda bitecek, eve birlikte dönecektik, hiçbir soru sormadan. Bir de en önemlisi: Yaşanacak her şeye ikimiz de o gece, o anda, açıkça “evet” diyecektik; peçetede yazılmış olması yetmeyecekti.
Peçeteyi Sevda katladı, cüzdanıma koydu. “Sende dursun,” dedi. “Sen kuralları unutmazsın. Ben ise unutmayı denemek istiyorum.”
Perşembe akşamı dükkânı erken kapattım. Kendimi bir sahaf değil, İzmir’den iş için gelmiş, kimseyi tanımayan bir mimar olarak hayal ettim. Gülünç geliyordu. Ellerim terliyordu. Otele gitmeden önce, cesaret toplamak için Kızılay’daki küçük bir bara, Saat 23’e uğradım.
Barmen Baran’dı; otuz üç yaşında, kollarını dirseğe kadar sıvamış, herkesin sırrını bildiği söylenen bir adam. Dükkânıma ara sıra eski polisiye romanlar almaya gelirdi. Bir tonik istedim; içki değil, kafam berrak olsun istiyordum.
“Hakan Abi,” dedi, bardağı önüme bırakırken. “Bu ceketi ilk kez görüyorum.”
“Bu gece Hakan değilim,” dedim.
Baran hiç şaşırmadı. Tezgâhı silmeye devam etti, sonra sesini alçalttı. “Bir saat önce kırmızı elbiseli bir kadın da tam bu tabureye oturdu,” dedi. “O da tonik içti. O da bu gece kendisi olmadığını söyledi.”
Elim bardağın üstünde dondu. “Sana başka ne söyledi?”
Baran gülümsedi, bardağı bir kez daha parlattı. “Benim işim dinlemek abi, anlatmak değil. Ama gitmeden önce bir şey sordu. Cevabını otelde sen ver.”
Kırmızı elbiseli kadın ne sormuştu?
Otel lobisine girdiğimde onu bir köşe koltuğunda, hiç görmediğim kırmızı bir elbiseyle, elinde bir Ahmet Hamdi Tanpınar romanıyla buldum. Saçlarını farklı toplamıştı; boynunda tanımadığım bir parfümün, yasemin ve biberin karıştığı bir koku vardı. Bir an gerçekten tanımadım.
Kapıdan girip ona doğru yürüdüğüm o on beş adımda aklımdan bin şey geçti. Ya bu oyun bizi birbirimizden daha da uzaklaştırırsa? Ya kendimi aptal gibi hissedersem? Ya o, bu kırmızı elbisenin içindeki kadın, benim hiç tanımadığım biriyse? Sonuncusu beni korkutmadı; tam tersine, yıllardır hissetmediğim bir heyecanla midemin kasıldığını fark ettim. Lobideki piyanist eski bir Ajda Pekkan şarkısı çalıyordu.
“Bu kitabı Konur Sokak’taki bir sahaftan aldım,” dedi, başını kaldırmadan. “Sahibi çok sıkıcı bir adamdı.”
Kahkahamı zor tuttum. “Ben de o adamı tanırım. Duyduğuma göre karısı ondan çok daha ilginçmiş.”
Sonraki iki saat boyunca otelin barında çay ve limonata içerek konuştuk. Kendine Leyla dedi; Trabzon’dan geldiğini, bir yayınevinde editör olduğunu, hayatında hiç Ankara’ya âşık olmadığını anlattı. Ben ona hiç olmamış projeler, hiç gitmediğim şehirler anlattım.
Ama tuhaf olan şuydu: Uydurduğumuz hikâyelerin arasından gerçek cümleler sızıyordu. “Bazen evde kendimi görünmez hissediyorum,” dedi Leyla bir ara, ve ben bunun Sevda’nın cümlesi olduğunu biliyordum. On beş yıldır ilk kez onu gerçekten dinledim.
Bir ara garson masaya bir tabak kurabiye bıraktı ve Leyla birini ikiye bölüp yarısını bana uzattı. Sevda bunu her zaman yapar; yarısını yer, yarısını bana bırakır, ben de hiç istemediğim hâlde yerim. O an bu küçük alışkanlığın, uydurma bir kadının elinde ne kadar yabancı ve ne kadar tanıdık göründüğünü düşündüm. “Hep böyle mi yaparsınız?” diye sordum. “Sadece beğendiğim adamlarla,” dedi, gözünü kırpmadan.
Sonra kitabını kapattı. “Bir barmene bir şey sordum bu akşam,” dedi. “Bir adam, karısını on beş yıl sonra yeniden arzulayabilir mi, diye. Barmen bilmediğini söyledi. Sen biliyor musun?”
Elini masanın üstünde tuttum. Avucu sıcaktı, parmakları hafifçe titriyordu.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama bu gece bunu öğrenmek için buradayım.”
Leyla uzun süre yüzüme baktı. “Yukarıda bir oda tuttum,” dedi. “Gelmek ister misin? Hayır dersen kırılmam.”
“Ulus” demek ne zaman gerekir?
“İsterim,” dedim. Sesim on beş yıl önceki gibi çıktı.
Asansörde birbirimize bakmadık bile; dördüncü kata kadar yalnızca omuzlarımız birbirine değdi. Asansörün aynasında iki yabancı, birbirine yan gözle bakıyordu. Odanın kapısı kapanınca Leyla sırtını kapıya yasladı ve beni bekledi.
Ona yaklaştım, ama dokunmadan önce durdum. “Emin misin?”
Gülümsedi. “Ulus demedim, değil mi?” diye fısıldadı ve kravatımdan tutup beni kendine çekti.
Onu yüzlerce kez öpmüştüm, ama hiç böyle öpmemiştim. Bir yabancının ellerine dokunur gibi dokundum ona; yavaş, merakla, her kıvrımı ilk kez keşfediyormuş gibi. Kırmızı elbisenin fermuarı sırtında ağır ağır aşağı indi, saçları omuzlarına döküldü. Bir ara durdum, “Devam edelim mi?” diye sordum; “Sorma artık,” dedi gülerek, sonra ciddileşip ekledi: “Evet. Devam.”
Nefesi kulağımda hızlandıkça Kızılay’ın gece trafiği aşağıda uzak bir uğultuya dönüştü. Perdeyi kapatmayı unutmuştuk; Güvenpark’ın ışıkları tavanda gölgeler gezdirdi, sonra o gölgeler de karanlığa karıştı.
Gece yarısını çoktan geçmişti ki karanlıkta “Sevda,” dedi. Kurala göre gerçek adlar artık serbestti. “Benim adım Sevda. Seninki ne?”
“Hakan,” dedim. “Konur Sokak’ta çok sıkıcı bir sahafım var.”
Güldük; on beş yıllık evliliğin bütün tanıdık kahkahasıyla, ama sanki ilk kez duyuyormuş gibi. Sabaha kadar uyumadık. Konuştuk, sustuk, yeniden birbirimize döndük.
O gece Sevda bana uzun zamandır söylemediği şeyler söyledi. Kendini görünmez hissettiği o cümlenin aylardır içinde biriktiğini anlattı. Ben de dükkânın sessizliğinde saatlerce oturup eve dönmeyi neden geciktirdiğimi itiraf ettim. Bir otel odasında, karanlıkta, yabancı rolündeyken söylemek daha kolaydı. Belki de bütün oyunun asıl amacı buydu.
“Baran’a gittin mi?” diye sordu sonra, yastığa gömülmüş bir sesle.
“Sen de mi?”
“Benim fikrimdi,” dedi. “Ona ‘Kocam gelirse ona bir şey söyleme,’ dedim. Söyledi, değil mi?”
“Söylemedi,” dedim. “Sadece sorunu bana taşıdı.”
Bunu size neden anlatıyorum? Çünkü o geceden sonra evimizde bir şey değişti. Dükkânda bir kitap ararken Sevda’yı düşünüp gülümsüyorum; o da akşamları kapıdan girerken bana bir yabancıya bakar gibi bakıyor. Aldatmadık, kimseyi kandırmadık; yalnızca birbirimizi yeniden merak ettik.
Bir akşam dükkânı kapatırken Sevda kapıda belirdi, elinde iki simit. “Burayı hiç bu saatte görmemiştim,” dedi, rafların arasında yürüyüp parmağını kitap sırtlarında gezdirerek. “Sen buradayken neye benziyorsun, hiç merak etmemişim.” O akşam dükkânın ışığını söndürmeden önce bir saat, eski bir divanın üstünde yan yana oturup birbirimize kitaplardan sesli okuduk. Kimse kimseyi rol yapmıyordu.
Cüzdanımdaki peçeteyi hâlâ taşıyorum. Kenarları yumuşadı, mürekkep biraz dağıldı. “Ulus” kelimesinin altına Sevda, o sabah otelde, küçük bir kalp çizdi.
Otelde, kahvaltı masasında, Sevda simidinin susamlarını tek tek toplarken gözlerini kısıp bana baktı. “Bir dahaki sefere,” dedi, “kim olduğumu sen tahmin et.”
Geçen hafta Baran dükkâna geldi, bir Agatha Christie aldı ve parasını öderken tezgâha mühürlü bir zarf bıraktı. “Yengeden,” dedi. “Perşembe akşamına kadar açmaman gerekiyormuş.” Zarf hâlâ kasanın yanında duruyor. Bugün çarşamba.
Sıradaki hikaye · Baran Ece başka bir hikayede
Peçetedeki Dördüncü Kural Neden Boş Kaldı?
Yorumlar