Dördüncü ile Beşinci Kat Arasında Elli Dakika
Kırk dört yaşındaki Gülay, yeni komşusuyla asansörde kalır. Kurtarmaya gelen teknisyenin yüzü, gecenin geri kalanını belirler.

Gülay o gece yeni komşusuna, asansörde mahsur kaldıkları elli dakika boyunca, kimseye anlatmadığı her şeyi anlattı: boşanmasını, yalnızlığını, kapıları neden hep yumuşacık kapattığını. Anlatmadığı tek şey, onları kurtarmaya gelecek adamın kim olduğuydu; çünkü bunu, kabinin tavanında bir el feneri yanana kadar kendisi de bilmiyordu.
Ankara Bahçelievler’deki yedi katlı apartmanın asansörü, gece on biri on geçe dördüncü ile beşinci kat arasında sarsıldı, inledi ve durdu. Kırk dört yaşındaki avukat Gülay elindeki dosya çantasını göğsüne bastırıp karşısındaki adama baktı: üç ay önce beşinci kata taşınan, kapı önünde yalnızca bir kez selamlaştığı kırk yedi yaşındaki komşu. Her apartman hikayesi böyle mi başlardı, diye düşündü; dar bir kabin, titreyen bir floresan, makine yağı ve eski halı kokusu, bir de yabancı bir nefes.
Adamın adı Cem’di. Ses mühendisiydi, Kızılay’daki bir stüdyoda çalışıyordu. Bunu Gülay, asansörün acil butonuna üçüncü kez bastıktan sonra öğrendi.
Elli dakika iki yabancıya yeter mi?
“Servis kırk beş dakika diyor,” dedi Cem, telefonu kapatırken. “Gece ekibi Etimesgut’tan geliyormuş.”
“Kırk beş dakika,” dedi Gülay. “Bir duruşma kadar.”
“Kim kazanıyor bu duruşmayı?”
“Henüz bilmiyorum. Karşı taraf çok sessiz.”
Cem güldü. Gülay yere oturdu, topuklu ayakkabılarını çıkarıp yanına koydu; metal zemin çoraplarının altında buz gibiydi. Cem bir an tereddüt etti, sonra o da karşısına oturdu. Kabin o kadar dardı ki dizleri neredeyse birbirine değiyordu; ikisi de bacaklarını dikkatle topladı. Floresan bir an söndü, sonra cızırdayarak yeniden yandı; Gülay’ın kalbi, bir mahkeme salonunda bile atmadığı kadar hızlı atıyordu.
Konuşmaya hava durumuyla başladılar, sonra apartman yönetimine, oradan da Gülay’ın iki yıl önce bitmiş evliliğine geçtiler. Bunu nasıl anlattığını sonradan hatırlayamadı; belki floresanın titrek ışığıydı, belki Cem’in hiç araya girmeden, yalnızca başını sallayarak dinleyişi. Cem de anlattı: beş yıl önce boşanmış, kızı İzmir’de üniversiteyi bitirmişti, Ankara’ya geri dönmesinin sebebi annesinin yaşlanmasıydı.
Bir ara Cem çantasından bir paket leblebi çıkardı, aralarındaki zemine açtı. “Ankara usulü acil durum kiti,” dedi. Gülay kahkahayla güldü; sesi kabinin metal duvarlarında yankılandı ve Cem, işinin gereği olarak, o sesi uzun süre unutmayacağını düşündü. Leblebileri tek tek paylaştılar, sanki zamanı da öyle bölüyorlardı. Bir keresinde ikisi aynı leblebiye uzandı; parmakları değdi, kimse hemen çekmedi.
“Sesleri dinlemek benim işim,” dedi Cem. “Ve şunu söyleyebilirim: bu apartmanda en güzel ses sizin kapınızın kapanışı. Hep yumuşak kapatıyorsunuz. Sanki içeride uyuyan biri varmış gibi.”
Gülay bir süre sustu. “İçeride kimse yok,” dedi sonunda. “Ama alışkanlık işte. Yıllarca biri uyurken eve geç geldim.”
Tam o sırada kabinin üstünden, kuyunun karanlığından bir ses geldi ve ikisi de yerlerinden sıçradı.
Asansör boşluğundan kim sesleniyordu?
“Alo? Aşağıda biri mi var?”
Genç, nefes nefese bir erkek sesiydi; beşinci katın kapısının ardından, boğuk geliyordu.
“Var!” diye seslendi Gülay. “İki kişiyiz. Servis yolda.”
“Ben yedinci kattan Arda,” dedi ses. “Mimarım, alarmı duydum. Panik yapmayın, bu model asansörlerde fren kilitlenir, kabin bir milim bile kaymaz. Ofiste bir keresinde kuyusunu çizmiştim, inanın bana.”
“Çok rahatladık,” dedi Cem, sesinde belli belirsiz bir alayla.
“Su ister misiniz? Kapının aralığından şişe sığmaz ama… moral verebilirim.”
Gülay gülmekten iki büklüm oldu. Otuz bir yaşındaki komşunun, Gülay’ın onu her sabah koşu ayakkabılarıyla merdivenlerde gördüğü o hırslı gencin, gece yarısı bir asansör kapısına yaslanıp onlara moral vermesi saçma derecede tatlıydı. Arda on dakika kadar orada kaldı, Ankara’nın en kötü binalarını saydı, sonra telefonu çalınca “Servis gelince haber verin!” diyerek yukarı çıktı.
Sessizlik geri döndüğünde kabin öncekinden daha küçük görünüyordu.
“Siz de bayağı güldünüz,” dedi Cem.
“Uzun zamandır gülmemiştim,” dedi Gülay. “Bunu size söylemem tuhaf, değil mi?”
“Hiç değil. Kaydetmek isterdim ama.”
Elli birinci dakikada kabinin üstünden metal sesleri geldi; sonra bir el feneri, sonra bir yüz. Gülay başını kaldırdığında elindeki leblebi avucunda dağıldı.
Gülay feneri tutan elin bileğindeki saati tanıdı önce: on beş yıl önce, bir evlilik yıldönümünde, kendi aldığı saati.
Teknisyenin yüzü neden tanıdıktı?
Asansör firmasının logolu yeleğini giymiş, saçlarına kır düşmüş adam, eski kocası Orhan’dı.
“Gülay?” dedi Orhan, şaşkınlıkla. “Senin apartmanın bu muydu? Firmayı devraldığımızdan beri gece çağrılarına ben çıkıyorum.”
“Hayırlı olsun,” dedi Gülay. Sesi beklediğinden de sakin çıktı.
Gerisi tuhaf bir tiyatroydu. Orhan kabini santim santim beşinci kata indirirken Cem’e kısa, ölçen bakışlar attı; yerdeki leblebi paketine, çıkarılmış topuklulara, yan yana duran iki çantaya. Gülay ise hayatında ilk kez eski kocasının karşısında hiçbir şey açıklamak zorunda olmadığını fark etti. Kapı açıldığında teşekkür etti, kısa ve kibar, sonra Cem’in arkasından koridora çıktı.
Orhan alet çantasını kapatırken bir an duraksadı. “İyi misin?” diye sordu, yıllar önceki o tanıdık, biraz suçlayıcı tonla. “Elli dakika kapalı kaldın. Sen dar yerlerden korkardın.”
“Korkardım,” dedi Gülay. “Artık korkmuyorum galiba.”
Orhan başını salladı, Cem’e son bir kez baktı ve hiçbir şey söylemeden fenerini söndürdü.
Orhan merdivenlerden inerken Gülay güldü; yorgun, hafiflemiş bir gülüş. “Ankara gerçekten küçük,” dedi.
“Bu gece daha da küçüldü,” dedi Cem. Sonra durdu, ona döndü. “Size bir şey söyleyeceğim ve hayır derseniz yarın sabah aynı nezaketle selamlaşırız. Bir çay demlemek istiyorum. Bu saatte. Benim dairede. Sadece çay olabilir, ya da olmayabilir; ikisi de sizin kararınız.”
Gülay ona baktı. Elinde ayakkabıları, omzunda çantası, çorapları koridorun soğuk mermerinde. Kırk dört yıldır kimse ona bir davetin içine bu kadar açık bir çıkış kapısı koymamıştı.
Ve tam o anda yukarıdan bir kapı aralandı, Arda’nın sesi merdiven boşluğuna düştü: “Kurtuldunuz mu?”
Bir çay davetinin çıkış kapısı nerede?
“Kurtulduk!” dedi Gülay yukarıya. Sonra sesini alçaltıp Cem’e döndü. “Çayla başlayalım. Gerisini ben söylerim.”
Cem’in dairesi neredeyse boştu; birkaç koli, bir plak çalar, duvara yaslanmış hoparlörler. Odada karton, toz ve bergamot kokusu vardı. Çayı balkonda içtiler, Bahçelievler’in ağaçlı sokağına bakarak; ıhlamurların yaprakları sokak lambasının altında sarı sarı parlıyordu.
Cem ona kayıt stüdyosunda yakaladığı en tuhaf sesleri anlattı: bir şarkıcının nefesindeki titreme, bir piyanonun pedal gıcırtısı, bir davulcunun sayarken fısıldadığı küfür.
“En sevdiğin hangisi?” diye sordu Gülay.
“Bu geceden önce mi, sonra mı?”
“Sonra.”
“Asansörde attığın kahkaha,” dedi Cem. “Metal bir kutunun içinde, gece yarısı. Hiçbir stüdyoda o yankıyı yakalayamazsın.”
Gülay dinledikçe omuzlarındaki gerginliğin çözüldüğünü, dava dosyalarının ağırlığının bir yerlerde, asansör kabininde kaldığını hissetti. İkinci bardaktan sonra bardağını bıraktı, Cem’in elini tuttu ve onu kendine doğru çekti.
“Söylüyorum,” dedi. “İstiyorum.”
“Emin misin?” dedi Cem, yüzü yüzüne bir nefes uzaklıktayken.
“Avukatım,” dedi Gülay. “Emin olmadığım cümleyi kurmam.”
“Bir şartım var ama,” dedi Gülay.
“Söyle.”
“Sabah kapımı çaldığında asansörle gelme.”
Cem güldü. “Söz. Merdiven. Hatta yedinci kattaki Arda’dan ödünç bir halat alırım, ne olur ne olmaz.”
Cem onu önce alnından, sonra şakağından, en son dudaklarından öptü; her öpücüğün arasında bir nefes kadar bekleyerek. Gülay’ın parmakları onun ensesindeki kısa saçlarda kaybolurken, içindeki iki yıllık sessizlik yavaş yavaş bir sese dönüştü. Plak çalarda Cem’in seçtiği eski bir caz kaydı dönmeye başladı; iğne cızırdadı, trompet yükseldi ve yatak odasının ışığı söndü.
Sabah Gülay kendi dairesine dönerken merdivenleri kullandı. Asansörün kapısında yeni bir kâğıt asılıydı: Bakımı yapılmıştır. Teknisyen: O. Yalçın. Gülay kâğıda bir süre baktı, sonra gülümsedi.
Kendi kapısını açtı ve bu sefer, yıllardır ilk kez, olanca gücüyle çarparak kapattı; içeride uyuyan kimse yoktu ve artık hiç kimse için sessiz olmak zorunda değildi. Bazı kapılar sessizce kapanır, bazıları ise sonunda kendi sesini bulur.
Birkaç saniye sonra yukarıdan, beşinci kattan, tok bir kapı sesi karşılık verdi. Sonra bir tane daha. Gülay kapısına yaslandı ve sayarken fark etti ki Cem, ona bir ritim gönderiyordu.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Avlunun Üstünde Asılı Beş Kırmızı Mandal
Yorumlar