sexhikayen

Komşu Sex Hikayeleri

Avlunun Üstünde Asılı Beş Kırmızı Mandal

Melis, karşı balkondaki illüstratörle mandal renkleriyle konuştuğunu sanır. Kapısı çalındığında gelen itiraf, oyunu gerçeğe çevirir.

Avlunun Üstünde Asılı Beş Kırmızı Mandal
Fotoğraf: Tommy Shen / Unsplash

Beş kırmızı mandalı ipe arka arkaya dizdiğinde Melis, karşı balkondaki adama hayatında söylediği en cesur kelimeyi söylediğine inanıyordu: “Gel.” O akşam kapısı çalındığında ise o kelimeyi hiç duymamış olabilecek bir adamla yüz yüze gelecekti.

Alsancak’taki Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin arkasında, dört apartmanın balkonları ortak bir avluya bakıyordu ve otuz beş yaşındaki Melis, karşı daireyle arasındaki iki buçuk metrelik boşluğu çamaşır mandallarıyla doldurmaya başladığında bunun bir oyun olduğunu bilmiyordu. Önce tesadüftü: o kırmızı mandal kullandıysa ertesi gün karşı balkonda kırmızı mandallar beliriyordu. Kapıdan değil balkondan başlayan bir komşu hikayesinin ilk harfleri, ipe asılmış gömleklerin arasında gizleniyordu.

Karşı balkonun sahibi Harun’du; otuz yedi yaşında, kitap kapakları tasarlayan bir illüstratör. Ara sıra selamlaşırlardı, kahve fincanlarını havaya kaldırarak. Konuşmazlardı; avlunun yankısı her kelimeyi alt kattaki Nadide Hanım’a taşırdı. Melis bir keresinde telefonda kız kardeşine yeni ayakkabılarını anlatmış, ertesi gün Nadide Hanım ona markasını sormuştu.

Bir dil, tek kişi tarafından konuşulabilir mi?

Melis bir sigorta şirketinde aktüerdi; hayatı olasılıklar, tablolar ve riskler üzerine kuruluydu. Belki de bu yüzden, karşı balkondaki renklerin bir tesadüf olamayacak kadar düzenli tekrarlandığını herkesten önce fark etmişti. Akşamları balkonda oturup not tutmaya başladı.

Defteri Kenar Notu’ndan almıştı; Kıbrıs Şehitleri’nin köşesindeki, toz ve eski kâğıt kokan küçük sahaftan. Sahibi Ozan Bey, otuz yedi yaşında, gözlüğünü burnunun ucunda taşıyan, müşterilerinin ne okuduğundan çok neden okuduğunu merak eden bir adamdı. Melis kareli defteri tezgâha koyduğunda kaşını kaldırmıştı.

“Hesap için mi, itiraf için mi?”

“Hesap,” demişti Melis.

“Hepsi öyle başlar,” demişti Ozan Bey, defteri kâğıda sararken. “Sonra kenarlara bir şeyler yazılır.”

Haklı çıkmıştı. Melis defterin kenarına küçük renkli kareler çiziyor, hangi gün hangi rengin geldiğini işaretliyordu. Sonra karelerin yanına kelimeler eklemeye başladı. Kendine gülüyor, ama defteri kapatamıyordu.

Bir sabah deneme yaptı: ipe yalnızca mavi mandallarla bir havlu astı. Ertesi gün Harun’un balkonunda bir dizi mavi vardı. Sarıyla denedi; sarı geldi. Bir hafta boyunca renkler gidip geldi, ve Melis bunun bir dil olduğuna, karşıdaki adamın ona bir şey söylediğine giderek daha çok inandı. Mavi, sanırım “günaydın” demekti. Sarı, “seni gördüm.”

Bir akşam sahafa yine uğradığında Ozan Bey ona bir kitap uzattı. Kapağında bir avlu ve bir çamaşır ipi vardı. “Yeni gelen,” dedi. “Kapağı bir mahalle sakini çizmiş. Harun diye biri. Belki tanırsınız.”

Melis kitabı aldı, kapağa baktı. İpteki mandallar griydi. Hepsi.

“Neden gri?” diye mırıldandı.

Ozan Bey gözlüğünün üstünden ona baktı, bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra yalnızca gülümsedi. “Bunu ona sormalısınız.”

Beş kırmızı mandal, kapıya kimi getirir?

Bir pazar Melis cesaretini topladı ve ipe beş kırmızı mandal dizdi; arka arkaya, hiçbir şey asmadan. Plastik mandallar güneşte ısınmış, parmaklarında hafif bir çam reçinesi kokusu bırakmıştı. Bu, kendi kafasında, “gel” demekti.

Bütün gün bekledi. Karşı balkonda hiçbir şey kıpırdamadı. Akşamüstü Nadide Hanım’ın televizyonundan haber jeneriği yükseldiğinde Melis ipe uzandı, mandalları toplamak için. Sonra vazgeçti.

Defteri açtı ve en son sayfaya, titreyen bir kalemle, hayatının en kısa olasılık hesabını yazdı: Gelme ihtimali: bilinmiyor. Gelmezse utanma ihtimali: yüzde yüz. Yine de asılı kalsın. Kalemi bıraktı, mutfağa geçti, buzdolabını açıp kapadı, hiçbir şey almadı. Salonda bir kitap açtı, aynı paragrafı dört kez okudu. Avludan biri balkonuna çıktığında her seferinde kalbi sıçradı; her seferinde ya Nadide Hanım’dı ya da üst kattaki emekli öğretmenin kafesini güneşe çıkardığı kanaryası.

O akşam kapısı çalındı. Harun elinde bir şişe Urla şarabıyla duruyordu, yüzü ciddi. Saçları yeni yıkanmış, şampuan ve terebentin kokuyordu; tişörtünün yakası ters dönmüştü. Kapıyı açan Melis, bunu düzeltmek için elini uzatmamak için kendini zor tuttu.

“Önce bir itirafım var,” dedi. “Ben renk körüyüm. Kırmızıyla yeşili, maviyle morun bazı tonlarını ayırt edemiyorum. İlk haftalarda astığım mandallar tamamen rastgeleydi.”

Melis’in yüzü ateş gibi yandı. Bütün o haftalar, bütün o yorumlar, gece yarısı balkonda yaptığı hesaplar. “Yani ben,” dedi, “boşluğa konuşuyormuşum.”

“Hayır,” dedi Harun. “Üçüncü hafta fark ettim. Senin renkleri bilerek seçtiğini. Kız kardeşimi aradım, ona fotoğraflar gönderdim, hangisinin ne renk olduğunu sordum. O günden beri her mandalı bilerek astım. Bu sabah beş kırmızı gördüğümde ablamı aradım; telefonda bağırdı: Git artık!“

“Bu sabah mı? Ama bütün gün…”

“Bütün gün cesaret topladım,” dedi Harun. “Ozan’ın dükkânında. İki saat boyunca bana şiir okudu. Sonunda şarabı eline tutuşturup beni kapıdan dışarı itti.”

Avlunun duymaması gereken cümleler hangileri?

Melis güldü; utançla rahatlamanın karıştığı, gözlerini yaşartan bir gülüştü. Harun’u içeri aldı. Şarabı balkonda, avluya bakan küçük masada içtiler, bu sefer yan yana; aralarında iki buçuk metre değil, yirmi santim vardı. Aşağıdan Nadide Hanım’ın televizyonu, uzaktan Kordon’un uğultusu geliyordu. Şarap kırmızı meyve ve biraz da toprak tadındaydı.

“Hangi renkleri görüyorsun peki?” diye sordu Melis.

Harun ona baktı. “Senin saçlarının rengini görüyorum. Buna bir ad veremiyorum ama görüyorum. Akşamüstü ışığında bakır gibi bir şey oluyor.” Durdu. “Bunu söyleyecek cesareti dört haftadır mandallardan topluyordum.”

“Peki o kitap kapağı? Gri mandallar?”

Harun başını eğdi. “Onu çizdiğimde sana ne söylediğimi bilmiyordum. Hepsini gri yaptım ki yanlış bir şey söylemeyeyim.”

Melis çantasından küçük defteri çıkarıp ona uzattı. Harun sayfaları yavaşça çevirdi; renkli kareleri, tarihleri, kenara karalanmış soru işaretlerini. Bir sayfada durdu, parmağını bir satırın üstünde gezdirdi. “Burada bana kızmışsın,” dedi. “Üç gün üst üste gri astığım için.”

“Kızmadım. Sadece yazdım: Bu adam ya çok sıkılmış ya çok korkmuş.“

“İkisi de,” dedi Harun.

Melis defteri elinden kapmaya çalıştı, Harun bırakmadı; ikisi de gülerken elleri defterin üstünde, ilk kez, uzun uzun birbirine değdi. Kâğıdın pürüzü avuçlarının arasında kayboldu.

Melis kadehini bıraktı. Avlunun yankısı yüzünden fısıldayarak konuştu: “Seni içeride öpmek istiyorum. Nadide Hanım duymasın diye değil, ben duymak istediğim için.”

“Ben de istiyorum,” dedi Harun, aynı fısıltıyla. “Çok.”

Aşağıda Nadide Hanım’ın televizyonu birden sustu. İkisi de nefeslerini tuttu. Avluda bir sandalye gıcırdadı, bir balkon kapısı açıldı. Harun’un parmakları Melis’in bileğinde, nabzının tam üstünde durdu; Melis onun da kalbinin hızlandığını, iki buçuk metre değil, iki santim öteden duydu. Sonra balkon kapısı yeniden kapandı ve televizyon, bir dizinin müziğiyle geri geldi.

Bir rengi dokunarak öğrenmek mümkün mü?

Salona geçtiler. Melis perdeleri çekti; ilk öpüşme kapının hemen arkasında, duvara yaslanarak oldu. Harun’un elleri yüzünü avuçlarına almıştı, başparmakları yanaklarının üstünde, sanki ne renk olduklarını dokunarak öğrenmeye çalışır gibiydi.

“Şu an ne renk?” diye fısıldadı Melis.

“Sıcak,” dedi Harun. “Benim için renkler bazen sıcaklık. Bu, bugüne kadar dokunduğum en sıcak renk.”

Melis onun tişörtünün altından sırtına dokundu; tenin sıcaklığı, boyanmış kâğıtların ve terebentinin kokusuyla karışıyordu. Her dokunuştan önce birbirlerine bakıyor, bir onay arıyor, buluyorlardı. “Böyle iyi mi?” diye soruyordu Harun; Melis her seferinde başını sallıyor, sonra sesli söylüyordu: “Evet.” Avlu duymasın diye değil, kendisi duysun diye.

Yatak odasının kapısı yavaşça kapanırken, balkondaki ipte unutulmuş beş kırmızı mandal rüzgârda hafifçe sallanıyordu; avluda onları görecek kimse kalmamıştı.

Ertesi sabah Melis balkona çıktığında karşı ipte yeni bir dizi gördü. İçlerinden biri, belirgin biçimde, diğerlerinden farklıydı. Harun arkasından gelip omzuna çenesini dayadı. Elinde iki fincan kahve vardı; kakule kokuyordu.

“Ne demek bu?” diye sordu Melis.

“Bilmiyorum,” dedi Harun. “Ablam seçti. Ama bu sefer senin uydurmana izin veriyorum.”

Aşağıdan Nadide Hanım’ın sesi yükseldi, avlunun bütün yankısıyla: “Melis kızım, o mandallar ne renk öyle? Ben de alacağım!”

Melis kahkahasını avucuyla bastırdı. Avluyu, balkonları, ipleri, bir çift mandalın ne kadar çok şey taşıyabildiğini düşündü. Bir dili iki kişi konuşmaz; iki kişi onu birlikte uydurur.

Ve bazı aşklar, birinin göremediği bir rengi öbürünün ısrarla asmasıyla başlar.

Alsancak'ta Yirmi İki Dakikalık Bir Sözleşme Sıradaki hikaye · Ozan Yıldız başka bir hikayede Alsancak’ta Yirmi İki Dakikalık Bir Sözleşme 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.