sexhikayen

Kadın Dominasyon Sex Hikayeleri

Alsancak’ta Yirmi İki Dakikalık Bir Sözleşme

Bütün gün emir veren bir şef, bir geceliğine hiçbir şeye karar vermemek ister. Leyla'nın kuralları ve bir plağın kılıfındaki not, geceyi unutulmaz kılar.

Alsancak'ta Yirmi İki Dakikalık Bir Sözleşme
Fotoğraf: Riccardo Mion / Unsplash

“Bir gece, bir kez olsun, hiçbir şeye karar vermek istemiyorum,” demişti Can, Kordon’daki meyhanede gözlerini kaçırarak. Kırk iki yaşındaki avukat Leyla o cümleyi iki hafta boyunca bir dava dosyası gibi taşıdı; şimdi ise Alsancak’taki eski Rum evinin ikinci katında, pikabın kolunu plağın ilk çizgisine indirmek üzereydi ve odanın ortasında, ayakta, ondan bir emir bekleyen bir adam vardı.

Otuz beş yaşındaki Can, şehrin en çok konuşulan Ege mutfağı restoranlarından birinin şefiydi. Gün boyu yirmi kişilik bir mutfağa emirler yağdırır, her tabağın kenarını kendi peçetesiyle silerdi. O gece meyhanede, ikinci kadehten sonra, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçalmıştı: “Senin istediğin olsun. Sadece senin.” Leyla gülmemiş, şaşırmamıştı. Mahkeme salonlarında her cümlesini ölçerek konuşan bir kadın olarak yalnızca şunu sormuştu: “Kuralları ben mi yazayım?”

Bu dominasyon hikayesinin kuralları o akşam, bir kâğıt peçetenin üstüne, rakı kadehinin buğusu kurumadan yazıldı. Dokunmak yok, izin verilene kadar. Konuşmak serbest, ama yalnızca sorulduğunda. Acı yok. Bağlama yok, bu sefer değil. Güvenli kelime: Kordon. Söylendiği an her şey biter ve Leyla ona sarılır. En alta, Can’ın ısrarıyla, bir madde daha eklenmişti: Sonrası da önemli.

Leyla peçeteyi çantasına koymuş, ertesi gün çerçeveletir gibi özenle bir dosyaya kaldırmıştı. Eksik olan tek şey süreydi. Ve süreyi, hiç beklemediği bir yerden bulacaktı.

Bir sahaf neden bir plağın süresini bilir?

Kenar Notu, Alsancak’ın arka sokaklarından birinde, kapısının üstünde solmuş bir tabelayla duran küçük bir sahaftı. Leyla oraya dava arasında, kafasını boşaltmak için girmişti; içerisi eski kâğıt, toz ve tarçınlı çay kokuyordu. Tezgâhın arkasındaki adam, otuz yedi yaşındaki Ozan, gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, bir kitabın sırtını tutkalla onarıyordu.

“Bir plak arıyorum,” dedi Leyla. “Bir yüzü tam olarak ne kadar sürer, bilmem gerek.”

Ozan tutkal fırçasını bıraktı, ona uzun uzun baktı. “Bunu soran insanlar genelde ya bir şeyi beklemek ya da birini bekletmek ister,” dedi. Sonra arkadaki raflardan birine uzandı, kenarları yıpranmış bir kılıf çıkardı: eski bir Türk sanat müziği derlemesi. “Birinci yüz yirmi iki dakika. Ne bir saniye eksik ne fazla. Kendim ölçtüm, bir zamanlar ben de birini bekletmiştim.”

“Bekledi mi?”

Ozan gülümsedi, cevabı hiç vermedi; yalnızca plağı kahverengi bir kâğıda sardı ve kılıfın içine, Leyla’nın görmediği bir anda, bir şey sıkıştırdı. Leyla bunu ancak o gece, her şey bittiğinde fark edecekti.

Yirmi iki dakika boyunca kıpırdamadan durabilir mi?

“Kuralları biliyorsun,” dedi Leyla.

“Biliyorum.”

“Bu plağın birinci yüzü yirmi iki dakika sürüyor. O yirmi iki dakika boyunca orada duracaksın. Bana dokunmayacaksın. Ben sana dokunabilirim, istersem. Sen sadece bekleyeceksin.” Bir an durdu, sesini biraz yumuşattı. “İstemezsen şimdi söyle. Söylemek de bir karardır ve ona da saygı duyarım.”

Can’ın sesi kısıldı. “İstiyorum.”

İğne plağa değdi. Odaya cızırtılı, kadife gibi bir giriş yayıldı; ardından bir udun ilk telleri. Açık pencereden Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin uzak uğultusu, bir motosikletin geçişi, bir kadının kahkahası süzüldü. Leyla deri koltuğa oturdu, bacak bacak üstüne attı ve hiçbir şey yapmadı. Yalnızca baktı. Can’ın omuzlarının nasıl gerildiğini, ellerini nereye koyacağını bilemeyip yanına indirdiğini, sonra arkasında birleştirdiğini izledi. Bir dakika geçti, iki dakika. Adamın nefesi sıklaştı.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Leyla.

“Ocakta unuttuğum bir sos var mı diye,” dedi Can, sonra kendi cevabına güldü. “Yok. Biliyorum, yok.”

“Bırak onu. Burada ocak yok.”

“Gömleğinin üst düğmesini aç,” dedi Leyla. Can açtı. “Bir tane daha.” Can bir tane daha açtı, parmakları hafifçe titriyordu. “Dur. Bu kadar yeter.”

Ayağa kalktı, Can’ın etrafında yavaşça bir tur attı. Ona dokunmadı, yalnızca o kadar yakından geçti ki parfümünün kokusu, yasemin ve biraz tütün, adamın boynuna değdi. Topuklarının ahşap zemindeki tıkırtısı plağın ritmine karıştı. Arkasına geldiğinde durdu, dudaklarını kulağına bir nefes kadar yaklaştırdı.

“Bütün gün herkes sana soruyor, değil mi? Tuz nerede, balık hazır mı, tatlı ne olacak?”

Can yutkundu. “Evet.”

“Bu gece kimse sana bir şey sormayacak. Ben hariç.”

Plağın ilk şarkısı bitti, ikincisi başladı. Can’ın ensesindeki kısa saçlar diken diken olmuştu. Leyla bunu gördü ve henüz hiçbir şey yapmamış olmanın ne büyük bir güç olduğunu, bütün kariyerinde ilk kez bu kadar net hissetti. Ama asıl soru, yirmi iki dakikanın sonunda kimin daha çok sabırsızlanacağıydı.

Kordon’u hatırlıyor musun?

Birinci yüzün ortasına doğru Leyla avucunu Can’ın göğsüne koydu, kalbinin çılgınca attığını hissetti. Gömleğin pamuğu sıcaktı, altındaki ten daha da sıcak. “Kordon’u hatırlıyor musun?” diye sordu, oyunun içinden ama oyunun dışına açılan bir kapı gibi.

“Hatırlıyorum. Ama ihtiyacım yok.”

“İhtiyacın olursa, utanma. Bir kelime. Bu kadar.”

“Biliyorum,” dedi Can. “Bunu bilmek, durabilmemin tek sebebi.”

“Güzel.” Leyla parmaklarını gömleğin açık yakasından içeri kaydırdı, köprücük kemiğinin çizgisini bir kez izledi, sonra geri çekti. Can’ın ağzından küçük, istemsiz bir ses çıktı. Leyla gülümsedi; mahkemede karşı tarafın avukatı hata yaptığında gülümsediği gibi değil, çok daha sıcak, çok daha gizli bir gülümsemeyle.

Plağın son şarkısı başladığında ikisi de konuşmuyordu. Leyla, Can’ın gömleğini omuzlarından indirmiş, sırtındaki her kası parmak uçlarıyla tek tek saymış, ama tek bir kez bile onu öpmemişti. Mutfaktan taşıdığı kekik ve yanık tereyağı kokusu hâlâ teninin üstündeydi. Can’ın elleri arkasında birleşikti; bileklerinin üstünde, kendi tırnaklarının bıraktığı küçük izler vardı. Kıpırdamamak için ne kadar çabaladığını Leyla görüyordu ve bu çaba, ona dünyadaki en güzel hediye gibi geliyordu.

“Bana bakma,” dedi Leyla bir ara. Can gözlerini indirdi. “Şimdi bak.” Can baktı ve Leyla o bakışın içinde hiçbir korku, hiçbir pişmanlık göremedi; yalnızca bir teslimiyet, bir de minnet.

İğne son çizgiye ulaştı, plak boşlukta dönmeye başladı. Odaya hafif, düzenli bir hışırtı yayıldı.

“Yirmi iki dakika,” dedi Leyla. Can’ın önüne geçti, yüzünü iki eliyle kavradı. “Şimdi bana dokunabilirsin. İstiyorsan.”

“Yirmi iki dakikadır başka hiçbir şey istemiyorum.”

Can ilk dokunuşta neredeyse ağlayacaktı. Elleri Leyla’nın belini, sırtını, ensesini buldu; bir şefin en değerli malzemeye dokunduğu özenle, aylardır aç kalmış bir adamın hevesiyle. Leyla onu öptü, nihayet, uzun ve yavaş. Sonra onu yatak odasına kendisi götürdü, kapıyı da kendisi kapattı. Pikabın iğnesi hâlâ boşlukta dönüyordu ve sabaha kadar kimse kalkıp onu kaldırmadı.

Saat üçte kılıftan ne düştü?

Gecenin bir yarısı Leyla mutfaktan gelen tıkırtılarla uyandı. Can, onun bornozuyla ocağın başındaydı; tavada zeytinyağı cızırdıyor, pencereden körfezin tuzlu nemi giriyordu. Önüne bir tabak koydu: sıcak ekmek, zeytinyağında kızarmış domates, üstünde biraz kekik. “Sonrası da önemli,” dedi. “Bunu sen öğrettin bana, peçetenin en altına yazmıştın.”

“Sen yazdırmıştın,” dedi Leyla, ekmeği domatese batırarak.

“Ayrıntı.”

Leyla yemeye başladı, sonra durdu. Elini masanın üzerinden uzatıp onun bileğindeki küçük tırnak izlerine dokundu. “Bunlar,” dedi. “Canın yandı mı? Dürüst ol.”

Can başını iki yana salladı. “Kendimi tutmaya çalışırken oldu. İnan bana, en güzel kısmı da oydu.” Bir süre sustu. “Hayatımda hiç bu kadar dinlenmemiştim. Biri her şeyi benim yerime düşündü ve ben yalnızca hissettim.”

“Bir dahaki sefere bir şey değişsin ister misin?”

“Plak,” dedi Can, gözleri parlayarak. “İkinci yüzü de var, değil mi?”

Leyla tabağı bitirip salona döndüğünde plağı kaldırıp kılıfına koymak istedi. Kılıfın içinden katlanmış iki küçük kâğıt düştü. Birincisi Can’ın mutfak sipariş fişlerine benzeyen el yazısıyla yazılmıştı; demek akşam, Leyla duştayken, kılıfı karıştırmıştı.

Bir dahaki sefere kuralları yine sen koy. Yalnızca bir madde ekle: Sabah kahvaltısını her zaman ben hazırlarım, sen de her zaman yanımda uyanırsın.

İkincisi ise sararmış, eski bir kâğıttı. Daktiloyla yazılmış tek bir satır ve altında Ozan’ın aceleci imzası: İkinci yüz otuz bir dakika. Hazır olduğunuzda gelin, size ne yaptığımı anlatırım.

Leyla iki kâğıdı da peçetenin yanına, aynı dosyaya koydu ve ilk kez, bir sözleşmenin karşı tarafa bu kadar avantajlı olmasından hiç şikâyet etmedi. Yalnızca ikinci yüzün otuz bir dakikasını nasıl dolduracağını düşünerek, Can’ın yanına, sıcak yatağa geri döndü.

Alsancak'ta Her Salı Patlayan Bisiklet Lastiği Sıradaki hikaye · Ozan Yıldız başka bir hikayede Alsancak’ta Her Salı Patlayan Bisiklet Lastiği 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.