Cumalıkızık’ta İpek Eşarp ve Sarı Işık
Nil ile Bora, Cumalıkızık'taki taş evde sınırlarını tek tek yazıp ilk teslimiyet gecelerine hazırlanır. Asıl sürpriz sabah, deri kaplı bir defterde saklıdır.

Nil’in listesinde tek bir satırın karşısı boş kalmıştı: Bir geceliğine hiçbir şeyi bilmemek. Oraya ne “evet” yazabilmişti ne “hayır”; kalemi kâğıdın üstünde öylece bekletmiş, mürekkep küçük, koyu bir leke bırakana kadar.
Cumalıkızık’taki üç katlı taş evin mutfak masasında iki kâğıt yan yana duruyordu. Otuz altı yaşındaki seramik sanatçısı Nil, kendi el yazısıyla “Evet”, “Hayır” ve “Belki” diye üçe böldüğü listeye bakarken parmak uçlarındaki kurumuş kil lekesini fark etti; tırnağıyla kazıdı, leke gitmedi. Aylar önce bir BDSM hikayesi okumuş, kitabı kapattıktan sonra saatlerce tavandaki ahşap kirişlere bakmıştı. Sonra bir akşam, sofrayı toplarken, sesi titremeden söylemişti: “Bir gece bütün kontrolü sana vermek istiyorum Bora. Ama önce her şeyi konuşacağız.”
Otuz dokuz yaşındaki Bora ud yapımcısıydı; bir sapı aylarca zımparalayan, bir telin gerginliğini kulağıyla ölçen bir adam. O akşam hiçbir şey söylememiş, yalnızca uzanıp onun elini tutmuştu. Avucu ceviz yağı ve talaş kokuyordu. Üç hafta sonra kendi listesini getirmişti; katlanmış, kenarları buruşmuş, defalarca açılıp kapanmış gibi.
Sarı dersem gerçekten durur musun?
Şimdi iki liste, kırmızı muşambalı masanın üstünde, tuz kabıyla sabitlenmiş duruyordu. Göz bağı: evet. Bilekler, ipek eşarpla, gevşek: evet. Ağrı: hayır. Komutlar: evet, ama yumuşak bir sesle. Fotoğraf: kesinlikle hayır. En alta Bora büyük harflerle yazmıştı: SARI yavaşla, KIRMIZI dur.
“Bir kez daha söyle,” dedi Bora. Sesi sakindi ama gözleri, bir sazın perdesini ayarlarkenki kadar ciddiydi.
“Sarı dersem yavaşlarsın. Kırmızı dersem ne yapıyorsak bırakır, ışığı yakar, bana sarılırsın.”
“Ve?”
“Ve soru sormadan.”
“Soru sormadan,” diye onayladı Bora. “Bir de konuşamazsan elimi iki kez sık. Aynı anlama gelir.”
“Ya sen?” Nil başını kaldırdı. “Senin de bir sınırın var mı?”
Bora bir an düşündü, sonra listesinin en altındaki küçük, neredeyse silinmiş satırı gösterdi: Korktuğunu görürsem, sen söylemesen de dururum. “Bu benim kırmızım,” dedi. “Pazarlığı yok.”
Nil başını salladı ve garip bir rahatlama hissetti; sanki kendini bırakabileceği zemin bu kelimelerle santim santim döşeniyordu. Hayatı kontroldü onun. Atölyedeki fırının sıcaklığını derecesi derecesine izler, sırların hangi saatte çatlayacağını önceden bilirdi. Bu yüzden bir geceliğine bilmemeyi bu kadar çok istiyordu.
Dışarıda köy meydanındaki çınarın altında son çay ocağı da kepenk indirdi. Arnavut kaldırımında bir kedi yürüdü, bir kapı sürgüsü gıcırdadı. Bora masadan kalktı, mutfak lambasının düğmesini yarıya kadar çevirdi ve ışık bal rengine döndü.
“Yukarı çık,” dedi. Sesi değişmişti; daha alçak, daha yavaş, sanki başka bir odadan geliyormuş gibi. “Yatağın ucuna otur. Ben gelene kadar kıpırdama.”
Nil merdivenleri çıkarken dizlerinin hafifçe titrediğini fark etti. Arkasında, aşağıda, bir çekmecenin açıldığını duydu. Bora’nın elinde ne olduğunu bilmiyordu ve ilk kez, bilmemek onu korkutmuyordu.
Eşarbın ardında ne bekliyordu?
Yatağın ucuna oturdu, avuçlarını dizlerine koydu ve bekledi. Pencereden Uludağ’ın karanlık eteği görünüyordu; yamaçta tek bir evin ışığı yanıp sönüyordu. Odada lavanta keseleri ve eski yün yorgan kokusu vardı. Aşağıda bir dolap kapağı açıldı, kapandı. Sonra uzun süre hiçbir ses gelmedi. Beklemek, diye düşündü Nil, dokunulmaktan daha yakıcı olabiliyormuş.
Merdivenin üçüncü basamağı gıcırdadı. Nil o basamağın sesini yıllardır bilirdi; ama bu gece ses, göğsünün tam ortasında yankılandı.
Bora odaya girdiğinde elinde Nil’in annesinden kalma bordo ipek eşarp vardı. Nil onu tanıyınca nefesi kesildi.
“Bunu nereden buldun?”
“Çeyiz sandığında. Sorun olur mu?”
Nil düşündü. Annesi bu eşarbı yalnızca bayramlarda takardı; kokusu hâlâ biraz gül suyuydu. “Olmaz,” dedi. “Tam tersine.”
Bora arkasına geçti, saçlarını omzunun bir yanına topladı. Parmakları ensesine değdi, orada bir saniye fazla kaldı. “Gözlerini kapat.” Eşarp gözlerinin üstüne indiğinde dünya bir anda yalnızca seslerden ve dokunuşlardan ibaret oldu: Bora’nın nefesi, ahşap döşemenin gıcırtısı, uzaklarda bir köpeğin havlaması, ipeğin şakaklarındaki serinliği.
“Ellerini öne uzat.”
Nil uzattı. İkinci bir eşarp bileklerine dolandı, hiç sıkmadan, bir bilezik kadar hafif. Bora iki parmağını düğümle teninin arasına soktu, boşluğu kontrol etti. “Nasıl?”
“İyi,” dedi Nil. Sonra düzeltti: “Çok iyi.”
Bora onu yatağa uzattı, bağlı bileklerini başının üstüne, yastığın üzerine yerleştirdi. “Orada kalacaklar,” dedi. “Ben izin vermeden indirmeyeceksin.”
Ardından hiçbir şey olmadı. Uzun, gerilimli bir sessizlik. Nil onun nerede olduğunu kestirmeye çalıştı; sağında mı, ayak ucunda mı, kapının yanında mı? Kulakları her şeyi büyütüyordu: mumun fitilinin cızırtısını, kendi kalbini, yorganın kıvrımında kayan bir ipliği. Sonra bir nefes, boynunun tam altında. Bir parmak, köprücük kemiğinin üzerinden yavaşça kayarak geçti ve kayboldu.
“Nerede olduğumu bilmek istiyorsun,” diye fısıldadı Bora, bu kez tam kulağının dibinden.
“Evet.”
“Bilmeyeceksin.”
Ya oyunu bozan ben olursam?
Bora acele etmiyordu. Her dokunuştan önce bekletiyor, her beklemeden sonra Nil’in tahmin etmediği bir yere dokunuyordu: bileğinin iç yüzüne, dizinin arkasına, kaburgalarının arasındaki o hassas çizgiye. Bir ara kulağına eğildi. “Ellerin kıpırdadı.”
Nil nefesini tuttu. “Özür dilerim.”
“Dileme,” dedi Bora, sesinde bir gülümseme. “Sadece geri koy.”
Nil koydu ve o küçük itaatin içinde beklemediği bir sıcaklık buldu; birinin onu bu kadar dikkatle izlemesi, her kıpırtısını fark etmesi, her nefesini bir notayı dinler gibi dinlemesi. Bora’nın dudakları omzundan aşağı, ipek gibi bir sabırla iniyordu. Nil’in içinden bir ses, bütün hayatı boyunca böyle dinlenmeyi beklediğini söylüyordu.
Bir süre sonra bileklerindeki düğümün kaydığını, sol kolunun karıncalanmaya başladığını hissetti. Bir an tereddüt etti; oyunu bozmak, bu büyüyü kendi eliyle yırtmak istemiyordu. Dişlerini sıktı. Karıncalanma iğnelere döndü.
Sonra listeyi hatırladı. Mutfak masasını, tuz kabını, Bora’nın büyük harflerini.
“Sarı,” dedi.
Bora anında durdu. Ne bir iç çekiş ne bir duraksama; sanki kelimenin gelmesini bekliyormuş gibi. Eşarbı bileklerinden gevşetti, kolunu iki eliyle ovuşturdu, parmaklarını tek tek öptü. “Söyle,” dedi oyunun dışından, kendi sesiyle. “Ne lazım?”
“Sadece kolum uyuştu.” Nil’in sesi titredi ama korkudan değildi. “Devam etmek istiyorum. Gerçekten.”
“Emin misin? Göz bağını da açabilirim.”
“Açma. Sadece düğümü gevşet.”
Bora düğümü yeniden, daha gevşek bağladı; bileklerini bu kez başının üstüne değil, göğsünün üstüne koydu. Ve o güvenin üstüne her şey değişti. Nil’in son direnci de çözüldü. Bora’nın dudakları göğsünün üzerinde, avuçları kalçalarında dolaşırken artık hiçbir şeyi tahmin etmeye çalışmıyordu; yalnızca hissediyordu. “Şimdi,” dedi Bora bir ara, alçak ve kararlı, ve Nil’in bedeni o tek kelimeyi bekliyormuş gibi cevap verdi. Bora ona izin verdiğinde, fısıltıyla, bir sırrı açar gibi, Nil’in adı odanın taş duvarlarında yankılandı.
Sonra yalnızca başucundaki mumun titrek ışığı kaldı ve o da bir süre sonra kendi kendine söndü.
Defterin son sayfasında ne yazıyordu?
Sabaha karşı Nil, annesinin eşarbı boynuna dolanmış hâlde, Bora’nın göğsünde uyanıktı. Bora onun bileklerini ılık bir havluyla ovmuş, bir bardak ıhlamur getirmiş, sırtını yorganla örtmüştü. Sonra sorularını tek tek, acele etmeden sormuştu.
“İyi misin?”
“İyiyim.”
“Bir şey canını sıktı mı? Küçük bir şey bile?”
Nil düşündü. “Bekletmen. Bir an beni unuttuğunu sandım.”
“Unutmadım. Kapının yanındaydım; her nefesini sayıyordum.” Bora onun saçını kulağının arkasına itti. “Bir dahakine o kadar uzun bekletmem. Ya da bekletirim ama sesimi duyarsın. Hangisini istersin?”
“Bir dahaki,” diye tekrarladı Nil, kelimenin tadına bakar gibi. “Tekrar istiyorum. Sen nasıl bu kadar iyi biliyordun?”
Bora cevap vermek yerine kalktı; çıplak ayakları soğuk döşemede tıpırdadı. Çalışma masasından deri kaplı bir defter getirdi. İçinde haftalardır tuttuğu notlar vardı: hangi düğümün kan dolaşımını kestiği, güvenli kelimenin neden asla tartışılmaması gerektiği, sonrasında suyun, örtünün, sorunun neden bu kadar önemli olduğu. Sayfa kenarlarında küçük ud çizimleri, soru işaretleri, üstü çizilmiş cümleler.
“Ben de ilk kez yaptım,” dedi Bora utangaç bir gülümsemeyle. “Sen bana kontrolü verdin; ben de üç hafta boyunca, yanlış bir telin seni incitmemesi için çalıştım.”
Nil defteri karıştırdı. Bir sayfada kendi adı yazıyordu, altında küçük, titiz bir liste: Kil kokusunu sever. Ensesine dokunulunca gözlerini kapatır. Sessizlikten korkmaz, yalnız kalmaktan korkar. Gözleri yandı.
Son sayfaya geldiğinde orada tek bir satır vardı, Bora’nın titiz el yazısıyla: Asıl iş onu bağlamak değil, her an çözebileceğini ona hissettirmek.
Satırın altında ise, kurşun kalemle, yeni ve henüz yarım bir başlık duruyordu: İkinci gece: listesinde boş kalan o satır.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Göreme’de Siyah Bir Kravat ve Pirinç Bir Zil
Yorumlar