sexhikayen

Yazlık Sex Hikayeleri

Bozcaada’da Bağ Bozumu ve Evin Asıl Sahibi

İpek'in kiraladığı taş evin bahçesine her sabah gelen Selim'i bekçi sanır; bağ bozumu gecesi ise adanın en tatlı sırrı ortaya çıkar.

Bozcaada'da Bağ Bozumu ve Evin Asıl Sahibi
Fotoğraf: Luca J / Unsplash

İpek bir ay boyunca, her sabah saat yedide bahçesindeki kuyunun başında beliren adamı evin bekçisi sandı. Adam onu bir kez bile düzeltmedi ve İpek, bağ bozumu gecesine kadar nedenini sormayı aklına bile getirmedi.

Otuz bir yaşındaki İpek, ağustosu Bozcaada’nın güney yamacındaki taş bir evde bir romanın çevirisini bitirerek geçirmeye karar verdiğinde, bir yaz aşkı hikayesinin çevirdiği sayfaların arasında değil de bahçe kapısında başlayacağını bilmiyordu. Ev, ilandaki fotoğraflardan bile güzeldi: kalın taş duvarlar, mavi boyalı ahşap kepenkler, verandaya gölge salan yaşlı bir incir ağacı. Sabahları içerisi serin ve kireç kokulu, öğleden sonraları ağustos böceklerinin sesiyle doluydu.

“Selim,” demişti adam ilk sabah, şapkasını çıkararak. Otuz altı yaşındaydı; elleri toprağa, kolları güneşe alışkındı. “Kuyunun motoruna bakıyorum, bir de domateslere. Rahatsız etmem.”

“Ev sahibi mi gönderdi sizi?” diye sormuştu İpek.

Selim bir an durmuş, sonra gülümsemişti. “Ev sahibi biraz tuhaf biridir. Buraya göz kulak olmamı istedi.”

Bahçedeki adam neden hiç kapıyı çalmadı?

Selim gerçekten rahatsız etmiyordu. Bahçeyi sularken ıslık çalıyor, verandadaki masaya her sabah bir avuç incir, bazen bir salkım kuntra üzümü bırakıyordu. İncirler sabah çiyiyle ıslak, kabukları çatlamış, içleri bal gibiydi. Kapıyı hiç çalmıyordu; yalnızca bırakıp gidiyordu.

İpek bir hafta sonra kahvaltıyı iki kişilik hazırlamaya başladığında adam hiç şaşırmadı; sanki yıllardır o masada oturuyormuş gibi oturdu.

“Hep böyle mi yaparsın?” diye sordu İpek. “Kiracılara incir taşımak?”

“Hayır,” dedi Selim, çayını üfleyerek. “Bu yıl ilk.”

Bir öğleden sonra, İpek kasabaya inerken komşu bağın sahibi Yasemin Kurt’la karşılaştı. Kırk üç yaşında, yıllar önce eşini kaybetmiş, bağını tek başına işleten, sesi rüzgâr gibi kısık bir kadındı. Kamyonetinin kasasından bir kasa domates indirip İpek’in kucağına verdi.

“Selim’in evinde mi kalıyorsun sen?” dedi. “Rahat mısın bari? Çatısı akar o evin, söyle ona.”

“Selim’in baktığı ev,” diye düzeltti İpek.

Yasemin ona uzun uzun baktı, sonra kahkahayı bastırmak için dudağını ısırdı. “Tabii,” dedi. “Baktığı ev. Haklısın.”

İpek eve dönerken o bakışı aklından çıkaramadı. Kucağındaki domatesler güneşte sıcacıktı ve içinde, adını koyamadığı küçük bir şüphe büyüyordu.

Rüzgârların adları hangi sırrı fısıldıyordu?

Kahvaltılar uzadıkça konuşmalar da uzadı. İpek ona çevirdiği romanı, bir kelimenin karşılığını bulamadığında nasıl günlerce uyuyamadığını anlattı.

“Şimdi hangi kelimede takıldın?” diye sordu Selim.

“Saudade,” dedi İpek. “Portekizce. Hiç yaşamadığın bir şeyin özlemi gibi. Türkçesi yok.”

Selim bir süre düşündü. Sonra adanın rüzgârlarını saydı: poyraz, lodos, karayel, her birinin üzüme ne yaptığını. “Poyraz üzümü tatlandırır,” dedi. “Lodos çürütür. Karayel ise geldiğinde ne getireceğini bilemezsin. Belki senin kelimen karayeldir.”

İpek onun her rüzgârın adını bir sevgilinin adı gibi söylediğini fark etti ve o sabah defterine, çeviriyle hiç ilgisi olmayan bir cümle yazdı.

Bir akşam elektrikler kesildi. İpek verandada mum yakmış, çevirdiği sayfaları yüksek sesle okuyarak kontrol ediyordu ki bahçe kapısı gıcırdadı. Selim elinde bir şişe adanın kendi şarabıyla duruyordu.

“Bütün ada karanlıkta,” dedi. “Yalnız olmak istemezsin diye düşündüm. Ya da ben istemedim.”

İpek ona bir bardak uzattı ve okumaya devam etti. Romanın kahramanı, bir limanda, gitmekte olan birine “kal” demeyi bilmeyen bir kadındı. İpek o cümleye geldiğinde sesi kendiliğinden yavaşladı. Mum alevi rüzgârda titredi, şarap dilinde kuru ve meyveli bir iz bıraktı. Selim hiç konuşmadı; yalnızca dinledi, gözleri İpek’in dudaklarında.

“Sen olsan ne derdin?” diye sordu İpek sonunda.

“Bir şey demezdim,” dedi Selim. “Kahvaltıyı hazırlardım. Gitmek isteyen giderdi, kalmak isteyen kalırdı.”

Elektrikler geldiğinde ikisi de lambayı yakmak için kalkmadı.

Ağustosun sonunda Selim, adanın batısındaki bağında bağ bozumu yapacağını söyledi. “Gelmek istersen eller her zaman lazım,” dedi.

“Senin bağın mı?” diye sordu İpek.

Selim bardağını masaya bıraktı. “Benim bağım,” dedi ve konuyu değiştirdi.

Bağ bozumu gecesi kulübenin ışığı neyi gösterdi?

İpek çeviriyi bir günlüğüne bıraktı. Şafakta Ayazma’ya giden yolda, tepedeki rüzgâr türbinleri yavaş yavaş dönerken sepetleri omuzlayıp asmaların arasına daldılar. Toprak kuru ve ılıktı, havada olgun üzümün ekşi-tatlı kokusu ağırdı.

Gün boyu üzüm kestiler. Selim ona makası nasıl tutacağını gösterirken arkasında durdu, elini elinin üstüne koydu. Adamın göğsü sırtına değiyordu; nefesi kulağının arkasında, ılık ve sabırlıydı. İpek salkımı kestiğinde parmaklarına bal gibi şıra bulaştı.

Selim gözlerini onun gözlerinden ayırmadan gülerek “Tadabilir miyim?” dedi. İpek kızardı, ama elini uzattı. Selim parmağının ucunu dudaklarına götürdü, bir saniye, belki iki; sonra bıraktı ve bir sonraki asmaya geçti, sanki hiçbir şey olmamış gibi. İpek’in elleri bütün gün titredi.

Akşam sepetler dolup bağ evinin önündeki büyük tekneye boşaltıldığında Selim’in kuzenleri türküler söyleyerek üzüm ezmeye başladı. Yasemin de oradaydı; İpek’i görünce göz kırptı ve “Ev sahibine selam söyle,” dedi, kahkahasını içinde tutarak. İpek paçalarını sıvayıp tekneye girdi; ayak tabanlarının altında üzümler patlıyor, şıra baldırlarına kadar çıkıyordu. Selim karşısına geldi, ellerini tuttu ve ikisi kahkahalar arasında üzümlerin içinde dans ettiler.

Gece yarısı herkes dağıldığında bağın kenarındaki taş kulübenin penceresinde ışık yanıyordu. İpek ellerini yıkamak için içeri girdiğinde duvara asılı fotoğrafları gördü: genç bir Selim ile yaşlı bir kadın, kendi kaldığı taş evin verandasında, aynı incir ağacının altında. Köşede dürülmüş bir yatak, bir gaz lambası, bir yığın kitap duruyordu.

İpek fotoğrafa uzun süre baktı. Arkasında kapı gıcırdadı.

Ağustosun son gecesi kim kimi çağıracaktı?

“Burada mı yaşıyorsun?” diye sordu.

Selim kapının eşiğinde durdu, başını kaşıdı. “Yazları,” dedi. “O ev benim, anneannemden kaldı. Bağın masraflarını karşılamak için her yaz kiraya veriyorum, ben de buraya taşınıyorum. Kuyunun motoru da bahane değildi aslında; gerçekten bozuk.”

İpek güldü, sonra gülmeyi bıraktı. “Bir ay boyunca kendi bahçende bana incir taşıdın.”

“Kendi ağacımın incirlerini,” dedi Selim. “Ve her sabah beni kahvaltıya çağırmanı bekledim.”

“Neden söylemedin?”

“Ev sahibi olsam kahvaltıya çağırmazdın. Kibar olurdun. Ben kibar olmanı istemedim.”

İpek ona doğru bir adım attı; ayaklarında hâlâ şıranın yapışkanlığı vardı. “Bu gece de bir yere çağırsam,” dedi, “gelir misin?”

Selim’in sesi kısıldı: “Sen nereye çağırırsan.”

Öpüşmeleri üzüm tadındaydı; tatlı ve hafifçe ekşi. Selim onu kulübenin önündeki eski hasır sedire oturttu, dizlerinin dibine çöküp ayaklarındaki şırayı ılık suyla, acele etmeden yıkadı. Her dokunuşta gözlerini kaldırıp ona baktı.

“Devam edeyim mi?” diye sordu bir ara.

“Et,” dedi İpek ve parmaklarını adamın güneşten sertleşmiş saçlarına gömerek her bakışa bir kez daha evet dedi.

“Üşüyor musun?” diye sordu Selim.

“Hayır,” dedi İpek. “Sadece… bir ay boyunca seni bekçi sandım. Kendimi aptal gibi hissediyorum.”

“Aptal değilsin,” dedi Selim. “Ben bekçiydim zaten. Senin kahvaltının bekçisi.”

“Bu çok kötü bir cümleydi,” dedi İpek, gülerek.

“Biliyorum. Çevirmen sensin, düzeltirsin.”

Gaz lambasının fitilini İpek kıstı. Kulübenin taş duvarları gündüzün sıcağını bırakıyor, açık kapıdan esen poyraz ezilmiş üzüm ve kekik kokusu taşıyordu. Selim onu kollarına aldığında İpek başını onun boynuna yasladı ve çevirdiği romanın hiçbir cümlesinin bu anı anlatamayacağını düşündü. Lamba söndüğünde gökyüzünde Samanyolu bütün parlaklığıyla duruyordu. Sonrasını yalnızca asmalar ve adanın üstünde ağır ağır dönen rüzgâr türbinleri bildi.

Şafakta İpek uyandığında Selim’in kolunun altındaydı. Kulübenin kapısından içeri pembe bir ışık sızıyor, bağın üstünde bir çift keklik ötüşüyordu. “Dört gün kaldı,” diye fısıldadı İpek. “Biliyorum,” dedi Selim gözlerini açmadan. “Saymıyorum.”

Eylülün ilk günü İpek’in feribotu kalkacaktı. Sabah bavulunu taş evin kapısına bıraktı ve evin anahtarını Selim’in avucuna koydu. Adam anahtara, sonra ona baktı. Limandan feribotun ilk düdüğü duyuldu; kalenin üstündeki martılar bir anda havalandı. İpek bir şey söylemek istedi, ama boğazındaki düğüm buna izin vermedi.

“Ev sahibi olarak bir teklifim var,” dedi Selim. “Kira istemiyorum. Tek bir şartım var: kahvaltıyı bundan sonra hep iki kişilik hazırlayacaksın.”

İpek gülümsedi ve bavulunu eşikten içeri, kendi tarafına çekti. O akşam defterine sonunda saudade kelimesinin karşılığını yazdı; ama bu kelime, hiçbir sözlükte yoktu ve yalnızca bir kişi okuyabilirdi.

Ayvalık'ta Altı Yıllık Sessizliğin Ardından Tango Sıradaki hikaye · Yasemin Kurt başka bir hikayede Ayvalık’ta Altı Yıllık Sessizliğin Ardından Tango 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.