Ayvalık’ta Altı Yıllık Sessizliğin Ardından Tango
Elli iki yaşındaki dul bir eczacı ve adımları hep karıştıran emekli bir gemi mühendisi. Çocuklarının gizli planı, zeytin ağaçlarının altında bir tango.

Nermin elli iki yaşındaydı ve altı yıldır kimse onun elini tutmamıştı. Bunu kimseye söylememişti; ta ki kızı ona, doğum gününde, içinde bir tango kursunun kayıt makbuzu olan bir zarf uzatana ve Nermin zarfı açarken ellerinin neden titrediğini açıklamak zorunda kalana kadar.
Eşi Rıza’yı uzun bir hastalığın ardından kaybettiğinden beri Ayvalık’taki taş evinde, eczanesini devrettikten sonra emekli bir hayat sürüyor, zeytin ağaçlarına ve torununun hafta sonu ziyaretlerine bakıyordu. Uzun aradan sonra ilk kez birine dokunmanın nasıl bir şey olacağını düşünmeyeli yıllar olmuştu. Evde her şey yerli yerindeydi; Rıza’nın gözlüğü bile hâlâ çalışma masasının köşesinde, katlanmış hâlde duruyordu.
“Anne, sadece dene,” dedi kızı Derya. “Hoşuna gitmezse bırakırsın.”
“Benim yaşımda kadın tango mu yapar?”
“Senin yaşında kadın ne isterse onu yapar.”
Nermin, Cunda’daki eski bir zeytinyağı fabrikasından dönüştürülmüş stüdyoya ilk akşam, ayakkabılarını çantasında saklayarak, neredeyse utanarak girdi. Taş duvarlar hâlâ hafifçe yağ ve deniz kokuyordu; tavandaki eski makaralardan sarı ampuller sarkıyordu.
Adımları sayan adam neyi saklıyordu?
Daha eşleşmeler yapılmadan, soyunma köşesinde bir kadın ona gülümsedi. Kırk üç yaşındaydı, adı Yasemin’di; Bozcaada’da bir bağı vardı ve kursa her hafta feribotla gelip gidiyordu. Saçlarında güneşten açılmış kızıl tutamlar, ellerinde üzüm kabuğundan kalma mor izler vardı.
“İlk kez mi?” diye sordu Yasemin.
“Altı yıldır ilk kez her şey,” dedi Nermin, kendini şaşırtarak.
Yasemin başını salladı, anlamış gibi. “Ben de üç yıl önce kocamı kaybettim. Dulluk bir kıyafet değil, biliyor musun? İnsan onu kapıda çıkarıp askıya asabiliyor. Sonra çıkarken yeniden giyiyor, ama en azından bir saatliğine…” Omuz silkti ve topuklu ayakkabılarının tokasını bağladı.
Eşleşme rastgele yapıldı ve Nermin’in karşısına Halit çıktı. Elli beş yaşındaydı, emekli bir gemi makine mühendisiydi; otuz yıl denizlerde dolaşmış, iki yıl önce boşanmış ve Ayvalık’a yerleşmişti. Tango bilmiyordu. Hiç bilmiyordu. İlk akşam Nermin’in ayağına üç kez bastı ve her seferinde gerçek bir mahcubiyetle özür diledi.
“Adımları sayıyorum,” dedi, “ama sayılar karışıyor. Makine dairesinde her şey çok daha mantıklıydı.”
Nermin gülmeye başladı ve uzun zamandır ilk kez bir yabancının yanında rahatça güldüğünü fark etti.
Bir keresinde Halit’in ellerine baktı; nasırlı, yaşlı, yıllarca vida ve somun sıkmış eller. O ellerin kendi beline ne kadar dikkatle yerleştiğini görünce içinde uzun zamandır uyuyan bir şeyin kıpırdandığını hissetti ve hemen bakışını kaçırdı. Halit’in gömleğinden tuz ve lavanta sabunu kokusu geliyordu.
Eve döndüğünde aynanın karşısında durdu, saçlarındaki beyazlara dokundu. “Elli iki yaşında kadın,” dedi kendi kendine, yarı azarlar yarı güler gibi. Ama o gece, uzun zamandır ilk kez, gülümseyerek uyudu. Uyumadan önce aklına bir soru takıldı: Halit, kursa kimin ısrarıyla geldiğini sorduğunda neden bir an gözlerini kaçırmıştı?
Kursu kim, kimin için ayarlamıştı?
Haftalar geçti. Halit adımları öğrenemedi ama Nermin’in kolunu tutmayı öğrendi: hafif, emin, onu itmeden ama kaybetmeden. Dersten sonra sahile yürüyorlar, Halit ona Kızıldeniz’deki fırtınaları, Nermin ona eczanede gece nöbetlerinde dinlediği hayat hikâyelerini anlatıyordu. Akşam rüzgârı Cunda’nın balık restoranlarından kızarmış kalamar ve rakı kokusu getiriyordu.
Kursun hocası, Arjantin’de on yıl yaşamış, sesi kısık bir kadın olan Müge Hanım, bir akşam ikisini ortaya çağırdı. “Bakın,” dedi diğerlerine, “bu beyefendi hâlâ adımları bilmiyor. Ama partnerini bir kez bile kaybetmedi.” Sonra Nermin’e döndü. “Siz de geri adım atarken hep arkanıza bakıyorsunuz. Bakmayın. Tango güvenmektir. Arkanızda duvar yok, o var.”
Nermin o gece ilk kez arkasına bakmadan geri yürüdü. Halit’in eli belinde hafifçe baskı yaptı, sonra gevşedi; Nermin bir anlığına gözlerini kapattı ve ayaklarının altındaki taş zeminin serinliğini, bandoneonun içini çeken ağır sesini, Halit’in nefesinin kulağının hemen yanında yavaşladığını hissetti. Müzik bittiğinde kimse alkışlamadı ama Yasemin, köşeden, iki parmağını ağzına götürüp ıslık çaldı.
Bir akşam Yasemin feribota yetişmek için koşarken arkasından seslendi: “Nermin! Bu adam seni yürüyüşte bile tangoya kaldırıyor, farkında mısın?” Nermin kızardı; Halit duymazdan geldi ama kulaklarının ucu kızarmıştı.
Sonra Halit, kursun neden kendisine hediye edildiğini anlattı. “Oğlum yazdırdı,” dedi. “Baba, evden çıkmıyorsun dedi. Bir de Cunda’da çok iyi bir kurs var, arkadaşımın annesi de gidecekmiş dedi.”
Nermin durdu. “Oğlunun adı ne?”
“Kerem.”
Nermin telefonunu çıkardı, kızının Instagram’ını açtı ve bir fotoğrafı gösterdi: Derya ve en yakın arkadaşı Kerem, bir düğünde kol kola. Halit ekrana baktı, sonra Nermin’e, sonra yeniden ekrana. İkisi aynı anda, sahildeki bütün martıları havalandıracak bir kahkaha patlattı.
“Bizi ayarlamışlar,” dedi Halit. “Bunca yıl sonra, çocuklarımız bizi ayarlamış.”
“Kızmalı mıyız?” diye sordu Nermin, gözyaşlarını silerek.
Halit düşünür gibi yaptı. “Bence teşekkür etmeliyiz. Ama onlara söylemeyelim. Biraz merak etsinler.”
Böylece yeni bir sırları oldu; ikisi de çocuklarına derslerin “fena gitmediğini” söylemekle yetindi. Ama Nermin o gece kapının önünde, Halit’e iyi geceler derken bir cümle daha kurdu ve kurar kurmaz pişman olmadığını fark etti: “Kurs bitince bize akşam yemeğine gel.”
Altı yıllık sessizlik nasıl biter?
O cumartesi bütün gün mutfakta kaldı. Asma yapraklarını haşlarken buharın yüzüne vurduğunu, ellerinin pirinci sararken eski bir ezgiyi mırıldandığını fark etti. Öğleden sonra dolabın dibinden, Rıza’nın ölümünden beri giymediği lacivert elbiseyi çıkardı, aynanın önünde tuttu, sonra bir an tereddüt edip giydi. Elbise hâlâ oluyordu. Bunu bir işaret saydı.
Bahçede, zeytin ağaçlarının altında, yaprak sarması ve kendi sıktığı zeytinyağıyla bir sofra kurdu. Ağustosböcekleri susmuş, yerlerini cırcır böceklerine bırakmıştı. Yemek boyunca Halit duvardaki fotoğraflara baktı: Rıza’yla genç bir Nermin, bir mezuniyet, kucakta bir bebek.
“Onu çok sevmişsin,” dedi.
“Çok,” dedi Nermin. “Hâlâ da seviyorum. Ama artık sadece onu hatırlayarak yaşamak istemiyorum.”
Halit başını salladı; o cümlede kendini kıyaslayacak bir şey aramadı, yalnızca dinledi.
Sofra kalkınca Nermin içeri geçti, Rıza’nın plak koleksiyonundan bir tango koydu. İğne plağa değdiğinde odayı tanıdık bir cızırtı doldurdu. “Sayma bu sefer,” dedi. “Sadece yürü.”
Dans ettiler, beceriksizce ve güzelce. Müzik bittiğinde Halit kollarını indirmedi.
“Nermin,” dedi, sesi alçak. “Seni öpmek istiyorum. Ama sana önce bir şey söylemeliyim: Ben de uzun zamandır kimseyle olmadım. Göğsümde bir bypass izi var, dizlerim eskisi gibi değil. Ve sen istemezsen şimdi otururuz, sen çayı demlersin, ben bulaşığı yıkarım. Hiçbir şey eksilmez.”
Nermin onun yüzüne uzun uzun baktı. Sonra kendi korkusunu söyledi: bedeninin artık genç bir kadının bedeni olmadığını, karnındaki sezaryen izini, yıllardır aynaya bakarken kendine yabancılaştığını.
“Ben de korkuyorum,” dedi. “Ama istiyorum. Çok uzun zamandır ilk kez bir şeyi gerçekten istiyorum.”
“O zaman yavaş gideriz,” dedi Halit. “Sen nerede durursan orada dururuz.”
Öpüşleri, yılların ağırlığını taşıyan ama onu bir anda hafifleten bir öpüştü. Nermin, Halit’in elinin sırtında dolaşırken titrediğini hissetti ve bu titreyişin ona ait olduğunu bilmek korkusunu eritti. Bir ara durdu, nefeslendi; Halit hemen geri çekildi, bekledi.
“Devam,” dedi Nermin, gülümseyerek. “Sadece bir saniye nefes aldım.”
Halit onun elini dudaklarına götürdü. Plak çalar boşlukta tıkırdamaya devam etti, Nermin lambayı söndürdü ve zeytin ağaçlarının gölgeleri pencereden içeri, odanın duvarlarına uzandı.
Sabaha karşı ilk ışık ağaçların arasından süzülüp yastığın üstüne düştüğünde, Nermin altı yıl sonra ilk kez birinin nefesini dinleyerek uyandı. Çalışma masasının köşesindeki gözlüğe baktı; bir şey kırılmamıştı. Yalnızca odaya yeni bir ses eklenmişti.
Öğleye doğru telefonuna Derya’dan bir mesaj geldi: “Anne, kurs nasıl gidiyor? İkinci dönem kayıtları açılmış.”
Nermin mutfakta, Halit’in demlediği çayı yudumlarken cevap yazdı: “İkimizi de yazdır. Adımları hâlâ karıştırıyoruz. Ama artık kimse saymıyor.”
Mesaj gider gitmez telefon yeniden titredi. Bu kez Yasemin’dendi: “Bozcaada’da bağbozumu şenliği var, cumartesi. Partnerini de getir. Benim de sana anlatacağım bir şey var; feribotta tanıştığım biri…”
Sıradaki hikaye · Yasemin Kurt başka bir hikayede
Bozcaada’da Bağ Bozumu ve Evin Asıl Sahibi
Yorumlar