Altı Yıl Boyunca Hep Karışık Gözleme İstedim
Altı yıl boyunca her molada iki dakika. Sonra bir kış gecesi yol kapanır, bir kapı açılır ve kırmızı kapaklı bir defter bir şoförün yirmi yılını değiştirir.

Bunu yazmaya karar vermem iki yıl sürdü, çünkü benim gibi adamlar bir şey anlatacaksa anca bir kahvehane masasında, ikinci çaydan sonra, kısık sesle anlatır. Ama Gönül “Yaz,” dedi. “Başkaları okusun. Belki biri yolda yalnızdır.” Adım İlhan. Kırk dört yaşındayım, yirmi yıldır tır kullanıyorum ve bu hikayenin geçtiği zamanlarda haftada iki kez Ankara ile Samsun arasında gidip geliyordum. Her gidişte ve her dönüşte Havza’nın çıkışındaki dinlenme tesisinde mola verirdim. Mazot için değil. Gözleme için.
Tesisin arka tarafında, tır parkına bakan camlı bir köşede, Gönül’ün gözleme ocağı vardı. Kırk bir yaşındaydı, saçlarını hep aynı mavi tülbentle bağlardı ve oklavayı bir orkestra şefi gibi kullanırdı. Altı yıl boyunca onunla toplam belki üç saat konuştum. Her seferinde iki dakika. “Patatesli mi, peynirli mi?” “Karışık.” “Çay?” “Demli.” “Yol nasıl?” “Kavak’ta sis var.” Altı yıl, iki dakikalık parçalar halinde.
Tır şoförlüğü dışarıdan bakana özgürlük gibi gelir. İçeriden bakınca bir kabin, bir yatak, bir termos, bir de bitmeyen beyaz çizgidir. Haftanın beş gecesini o kabinde geçiriyordum. Arkadaşlarımın çoğu evliydi; telefonda karılarıyla konuşurken sesleri yumuşar, ben de camı aralayıp sigara içiyormuş gibi yapardım. Sigara içmem. Ama bir adamın yalnız olduğunu belli etmemek için bir şeyler yapması gerekir. Havza’daki o iki dakika, haftanın en uzun iki dakikasıydı. Gönül hamuru açarken ben onun ellerine bakardım; o da arada bir başını kaldırıp yolun nasıl olduğunu sorardı, sanki cevabı gerçekten merak ediyormuş gibi. Sonradan öğrendim ki gerçekten merak ediyormuş.
Kavak Geçidi kapandığında
O kış, ocak ayının sonunda, Kavak Geçidi tipiden kapandı. Samsun’a inen bütün araçlar Havza’da durduruldu. Tır parkı dolup taştı, şoförler kabinlerinde motor çalıştırarak ısınıyordu. Ben de öyle yapacaktım. Saat akşamın sekiziydi, tesis boşalmıştı, Gönül ocağı kapatıyordu. Camın önünden geçerken beni gördü, kapıyı araladı.
“Bu gece yol açılmaz,” dedi. “Kabinde donarsın. Benim evim kaplıcaların arkasında. Bir oda boş, soba da yanıyor. Kötü bir niyetim yok, onu da söyleyeyim.”
Güldüm. “Benim de yok.”
“Belki biraz olsun,” dedi, ve dönüp ışıkları kapattı. O cümleyi yolda, karın içinde yürürken kafamda yüz kez çevirdim.
Kar dizlerimize kadar çıkıyordu. Gönül önde, ben arkada, onun açtığı izlere basarak yürüdük. Bir ara ayağı kaydı, koluna girdim; ikimiz de bir şey olmamış gibi davrandık ama kolunu bırakmadım, o da çekmedi. Kaplıcaların buharı karanlığın içinde beyaz bir duman gibi yükseliyor, sokak lambalarının ışığı karın içinde sarı halkalar çiziyordu. Yolda kimseyi görmedik. Kasabanın bütün ışıkları, sanki o gece bizim için kısılmış gibiydi. Ben yirmi yıllık şoförüm; kaç geceyi bir yabancının kapısında, bir tesisin otoparkında geçirdim, sayısını bilmem. Ama ilk kez, bir kapının beni beklediğini hissediyordum.
Evi tek katlıydı, bahçesinde karın altına gömülmüş bir ceviz ağacı vardı. İçerisi mandalina kabuğu ve odun kokuyordu. Bana kuru bir kazak verdi, rahmetli kocasındanmış; on yıl önce bir trafik kazasında kaybetmiş. Sobanın üstünde kestane patlattı, mutfakta mercimek çorbası ısıttı. Sonra halının üstüne, sobanın önüne oturduk ve ilk kez iki dakikadan uzun konuştuk.
Bir şey söylemem lazım: o evde ilk yarım saat ne yapacağımı bilemedim. Ellerimi nereye koyacağımı, nereye bakacağımı. Duvardaki fotoğrafta bıyıklı, gülümseyen bir adam vardı; kocasıydı. Gönül benim fotoğrafa baktığımı gördü, yanıma gelip çerçeveyi düzeltti. “On yıl oldu,” dedi. “Onu her gün anıyorum, ama artık her gün ağlamıyorum. Senin burada olman ona saygısızlık değil. Sen de bil, ben de bileyim.” Sonra çorbayı önüme koydu ve kaşığımı eline alıp bana uzattı. Rahatladım. Kırk dört yaşında bir adamı bir kaşık çorbayla rahatlatmak, sanırım yalnızca bazı kadınların bildiği bir şey.
Ne konuştuğumuzu tam hatırlamıyorum, çünkü hepsi önemliydi. Benim hiç evlenmeyişimden, onun on yıldır yalnız yaşamasından, yolların insanı nasıl hem özgür hem kimsesiz bıraktığından. Bir ara elini kestanelere uzattığında parmakları benimkine değdi. İkimiz de çekmedik. O an, kırk dört yaşında bir adam olarak, bir kadının eline dokunmanın insanın içinde böyle bir gürültü yapabileceğini ilk kez öğrendim.
Sobanın önündeki soru
“İlhan,” dedi, gözlerini sobanın camından ayırmadan. “Sana bir şey sorsam, doğru söyler misin?”
“Söylerim.”
“Altı yıldır neden hep karışık gözleme istiyorsun? Hiç sevmiyorsun, biliyorum. Hep yarısını bırakıyorsun.”
Yüzümün kızardığını hissettim. “Karışık daha uzun pişiyor,” dedim. “İki dakika daha fazla.”
Gönül bana döndü. Gözleri sobanın ışığında ıslak parlıyordu. Uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra elini uzatıp yüzüme, sakalımın kirli sarı yerine koydu.
“Seni öpmek istiyorum,” dedi. “Ama sen de istemiyorsan söyle. Yarın yine gözleme alırsın, hiçbir şey değişmez.”
“İstiyorum,” dedim. Sesim çatallandı. “Altı yıldır istiyorum.”
Öpüştük. Ben beceriksizdim, o sabırlıydı. Elleri mavi tülbendini çözdü; saçlarının bu kadar uzun olduğunu bilmiyordum. Sobanın içindeki odun çatırdadı, dışarıda kar camlara vuruyordu. Bir ara durdu, alnını alnıma dayayıp “Emin misin?” diye sordu. “Sen eminsen,” dedim. “Eminim,” dedi. Elimi tuttu, beni koridorun sonundaki odaya götürdü. Kapıyı kapattı ama ışığı kapatmadı; bunu sonradan çok düşündüm, onun benden saklanacak bir şeyi olmadığını gösterme biçimiydi. Ötesini anlatmayacağım. O gece bizimdi, öyle kalsın. Yalnızca şunu söyleyeyim: sabaha karşı uyandığımda, yirmi yıldır her sabah yaptığım gibi önce yolun durumunu düşünmedim. Önce onun nefesini dinledim.
Sabah kahvaltıyı birlikte hazırladık. O yumurtayı kırdı, ben çayı demledim; bir ara mutfağın dar yerinde birbirimize çarptık ve güldük. Radyoda yol durumunu okuyorlardı: Kavak hâlâ kapalıydı. Gönül radyoyu kapattı. “Bilmesek de olur,” dedi. Sonra masaya oturup bana baktı, uzun uzun, sanki altı yılın bütün iki dakikalarını şimdi tek seferde geri istiyormuş gibi. Ona söylemek istediğim çok şey vardı. Hiçbirini söyleyemedim. Yalnızca elini tuttum ve çay soğuyana kadar bırakmadım.
Kırmızı kapaklı defter
Yol öğleden sonra açıldı. Gitmem gerekiyordu; yük bekliyordu, patron arıyordu. Kapıda dururken Gönül mutfak çekmecesinden kırmızı kapaklı, köşeleri kıvrılmış bir defter çıkardı ve elime tutuşturdu.
“Yolda açarsın,” dedi.
Kavak’ı geçtikten sonra bir benzinlikte durup açtım. Defterin her sayfasında tarihler vardı. Altı yıllık tarihler, alt alta. Her tarihin yanında tek bir kelime: Karışık. Bazılarının yanına küçük notlar düşmüştü: “Yorgundu.” “Tıraş olmamış.” “Bugün güldü.” “Sis var demiş, dikkatli gitsin.” En son sayfada, o sabahın tarihi, ve yanında yalnızca: “Kaldı.”
Benzinliğin önünde, motor çalışırken, direksiyonun üstüne kapanıp ağladım. Yirmi yıldır kimse benim için bir şey kaydetmemişti. Ben bütün o yıllar boyunca yalnızca kilometre yazmıştım.
O haftadan sonra her seferinde iki dakikadan biraz daha fazla kaldım. Sonra yarım saat. Sonra dönüş yolunda Havza’da bir gece. Patronum bir şeylerden şüphelendi, dalga geçti, ben aldırmadım. Bahar geldiğinde Gönül bir akşam bana, sobanın önünde, artık bu kadar gidip gelmeye dayanamayacağını söyledi. “Ben bir kere birini yolda kaybettim,” dedi. “Bir daha her gece birinin eve dönmesini bekleyerek yaşayamam.” Haklıydı. O gece hiç uyumadım. Sabah patronu arayıp istifa ettim.
Şimdi iki yıl oldu. Uzun yolu bıraktım, Samsun ile Havza arasında kısa sefer yapan bir kamyonda çalışıyorum. Akşamları eve, kaplıcaların arkasındaki o tek katlı eve dönüyorum. Gönül hâlâ tesiste gözleme açıyor, ben hâlâ öğle molasında oraya uğruyorum.
Ama artık karışık istemiyorum. Peynirli istiyorum, sevdiğim için. Ve Gönül, iki dakika daha fazla yanında kalayım diye, peynirliyi bile bilerek yavaş pişiriyor.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Bakırcılar Çarşısında Gece Düzeltilen Hatalar
Yorumlar