Urla Mahzeninde Yedinci Fıçının Adı
Bir şarap kooperatifinin iki ortağı, hasadın son gecesi mahzende yalnız kalır. Bir fıçıya verilecek ad, altı yıllık bir itirafı açığa çıkarır.

Levent tebeşiri Duygu’ya uzattı, ama bırakmadı; altı yıldır ilk kez bir şeyi ondan saklamaktan vazgeçmişti. Mahzenin loş ampulü tepelerinde sallanırken, yedinci fıçıya verilecek adın aslında bir itiraf olduğunu ikisi de henüz bilmiyordu.
Urla’da, bağ evlerinin arasına gizlenmiş kooperatif şaraphanesinin taş mahzeninde hasat haftasının son gecesi, saat on biri geçmişti ve otuz yedi yaşındaki şarap uzmanı Duygu, mesai saatlerinin çoktan bittiğini fark etmemişti bile. Kırk yaşındaki bağ sorumlusu Levent, ellerinde üzüm şırası lekeleriyle, son fıçının kapağını kapatıyordu. İkisi kooperatifin eşit ortaklarıydı; ama bu gece, yıllardır süren profesyonel mesafelerinin, bir mesai sonrası hikayesinin ilk satırına dönüşeceğini ikisi de bilmiyordu.
Kooperatifi altı yıl önce dört ortakla kurmuşlardı. Diğer ikisi hasat sonu yemeğinden erken ayrılmış, işçiler köye dönmüştü. Mahzende yalnızca fermantasyonun alçak, canlı fokurtusu ve iki insanın yorgun nefesi kalmıştı. Hava şıranın keskin tatlılığıyla, meşenin vanilyasıyla ve ıslak taşın toprak kokusuyla ağırdı.
Altı yıl boyunca defterde yazmayan satır neydi?
Duygu ve Levent bu altı yılda her şeyi paylaşmıştı: kuraklık yılının kaybını, ilk madalyanın sevincini, bir bankanın kredi reddinin ardından sabaha kadar süren hesapları. Ortak toplantılarda birbirlerine en sert itirazları onlar yapar, sonra bağın kenarında aynı sigarayı bölüşürlerdi. Birbirlerini, kooperatifin defterleri kadar iyi tanıyorlardı; ama defterlerin hiçbir sayfasında yazmayan bir şey hep aralarında asılı duruyordu.
O gün öğleden sonra İstanbul’dan bir konuk gelmişti: otuz beş yaşındaki Fransız şef Julien Moreau. Beyoğlu’ndaki restoranı için yerel şarap arıyordu ve Türkçesi, yıllardır İstanbul’da yaşamanın verdiği rahatlıkla, şaşırtıcı derecede iyiydi. Fıçıları tek tek tatmış, yedincinin önünde uzun süre durmuştu.
“Bu,” demişti, kadehi ışığa tutarak, “bir şey saklıyor. Kokusu söylüyor ama tadı söylemiyor. Henüz.”
“Şarap mı?” diye sormuştu Levent.
Julien omuz silkmiş, gözleri Duygu’yla Levent arasında bir kez gidip gelmişti. “Şarap da,” demişti. “Adı konunca bana haber verin. Bütün fıçıyı istiyorum.”
Duygu o cümleyi akşama kadar unutamamıştı. Hasat yemeğinde, uzun masanın başında oturan Levent’in ellerine baktığını yakalamış, bakışını hemen tabağındaki zeytinyağlı enginara indirmişti. Masada köylülerin türküleri, kadehlerin çınlaması, közde kızaran biberlerin is kokusu vardı. Levent bir ara ona doğru eğilip “Yorgun musun?” diye sormuştu; sesi her zamankinden yarım ton alçaktı. “Hayır,” demişti Duygu, ve bu, o akşam söylediği ilk yalandı. Yorgun değildi. Huzursuzdu. Ve huzursuzluğunun adını koymaktan, bir fıçıya ad koymaktan çok daha fazla korkuyordu.
Şimdi, son tadım bardağını ışığa tutarken Levent’in ona baktığını fark etti. Bardağı indirdi. Levent bakışını kaçırmadı; altı yıldır ilk kez. Mahzenin taş duvarları, sanki yüzyıllardır böyle anlara tanıklık etmişçesine, ikisinin arasındaki sessizliği sabırla tuttu.
“Ne?” dedi Duygu sonunda.
“Hiç,” dedi Levent. “Julien haklı mıydı, onu düşünüyordum.”
“Hangi konuda?”
Levent cevap vermedi. Tebeşiri aldı.
Bir fıçıya ad koymak neden bu kadar korkutucu?
“Bu fıçıya bir ad koymamız lazım,” dedi Levent. Kooperatifin geleneğiydi: her yılın en umut veren fıçısına ortaklardan biri bir ad verirdi. Bu yıl sıra Duygu’daydı. Geçen yıl Levent bir fıçıya “Kuraklık” adını vermiş, herkes gülmüş, ama o şarap kooperatifin ilk ödülünü getirmişti.
Duygu fıçının yanına çömeldi, avucunu soğuk meşe tahtaya bastırdı. İçerideki şarabın canlı olduğunu, kıpırdadığını hissetti; tahtanın içinden avucuna ince bir titreşim geçiyordu. “Bilmiyorum,” dedi. “Bu yıl bir şey eksik gibi. Ya da fazla.”
Levent tebeşiri ona uzattı, ama bırakmadı. Bir an ikisinin parmakları tebeşirin iki ucunda kaldı. Tebeşirin tozu parmak uçlarını beyazlatıyordu. Mahzenin loş ampulü tepelerinde hafifçe sallanıyor, gölgelerini fıçıların üstünde bir öne bir arkaya taşıyordu.
“Bırakacak mısın?” diye sordu Duygu.
“Önce bir şey söyleyeceğim,” dedi Levent. “Sonra bırakırım. Sen de istersen bu tebeşirle üstünü çizersin.”
“Sana altı yıldır söylemediğim bir şey var. Ortak olduğumuz için söylemedim. Sen hayır dersen kooperatif zarar görür diye korktum; sen evet dersen ve sonra pişman olursan, yine kooperatif zarar görür diye korktum. Ama bu korku artık beni senden daha çok yoruyor.”
Duygu ayağa kalktı. Dizleri taş zeminde uyuşmuştu. Levent’in yüzüne baktı; güneşte yanmış, ince çizgilerle dolu, tanıdık ama bu ışıkta yepyeni bir yüz.
“Söyle,” dedi. “İkimiz de bu kooperatifin eşit sahibiyiz. Neyi taşıyabileceğimize birlikte karar veririz.”
Levent derin bir nefes aldı. Uzakta, mahzenin en dibindeki fıçılardan biri hafifçe tıkırdadı; fermantasyon, kendi sırrını sabırla çözüyordu.
Bir tarih, iki itirafı aynı anda nasıl taşır?
“Senden hoşlanıyorum,” dedi Levent, sade bir sesle. “Altı yıldır. İlk hasatta, Çeşme yolundaki o yokuşta kamyonet bozulduğunda ve sen kasaları tek tek sırtına alıp taşıdığında. O günden beri.”
Duygu bir şey söylemedi. Tebeşiri onun elinden aldı; Levent bu kez bıraktı. Fıçının önüne döndü ve meşe tahtanın üstüne büyük harflerle bir tarih yazdı: altı yıl önceki o yaz günü. Tebeşir tahtada gıcırdadı. Levent tarihi okuyunca ona döndü, şaşkın.
“Bu…”
“Ben de o gün,” dedi Duygu. “Sen kamyonetin motorunun üstüne eğilmiş, tamir ederken küfrediyordun, ve ben kasaları taşırken bir yandan sana bakıyordum. Bu yüzden o kadar hızlı taşıdım. Seni görmemek için.”
Levent güldü; bu, Duygu’nun daha önce hiç duymadığı, gırtlağından gelen sıcak bir kahkahaydı. Taş duvarlarda yankılandı, geri döndü.
“Altı yıl,” dedi. “Altı yıl boyunca aynı sigarayı bölüştük.”
“Ve aynı şeyi söylemedik.”
“Sence diğerleri biliyor muydu?”
“Julien bugün öğlen bildi,” dedi Duygu. “Bir kadeh şaraptan.”
Sonra Levent ciddileşti, bir adım yaklaştı ve elini, dokunmadan, onun yanağının hemen yanında tuttu. Avucunun sıcaklığı, teni değmeden yüzüne ulaşıyordu.
“Bu gece bunun olmasını istiyor musun? Yarın sabah ortaklar toplantısında karşı karşıya oturduğumuzda da bundan pişman olmayacağından emin misin?”
Duygu onun elini tuttu, kendi yanağına bastırdı. Nasırlı, şıra kokan bir el. “Eminim. Altı yıldır bu sorunun cevabını hazırlıyorum. Evet.”
Öpüşmeleri mahzenin serinliğinde sıcak bir dalga gibi yayıldı. Levent’in dudakları son tadımın buruk tadını taşıyordu. Nasırlı avuçları onun sırtında, belinin çukurunda dolaştı; Duygu onun tişörtünü kavradı, onu fıçıların arasındaki dar geçide çekti. Sırtı serin meşeye değdiğinde nefesi kesildi; önünde sıcak bir beden, arkasında kıpırdayan bir şarap. Her dokunuşun arasında birbirlerine bakıyor, gülümsüyor, devam ediyorlardı; acele etmeden, sanki bu da bir fermantasyondu ve zamanı gelmeden açılmamalıydı.
“Yavaş,” diye fısıldadı Duygu bir ara, gülerek. “Altı yıl bekledik. Bir saat daha bekleyebiliriz.”
“Bekleyebiliriz,” dedi Levent, boynuna doğru. “Ama istemiyorum.”
Levent uzanıp mahzenin tek ampulünü söndürdü. Karanlıkta yalnızca fıçıların fokurtusu kaldı, ağır ve sabırlı, bir yürek atışı gibi.
Sabah toplantısında kim ilk bakışını kaçıracak?
Sabah ortaklar toplantısına ikisi de zamanında geldi. Duygu’nun saçında hâlâ bir parça meşe talaşı vardı; Levent masanın karşısından onu gördü ve kahvesine eğildi. Diğer iki ortak, toplantıdan önce mahzene inip yedinci fıçının üstündeki tebeşir yazısını gördüğünde kaşlarını kaldırmıştı.
“Bu ne? Bir tarih mi?” diye sordu biri. “Fıçının adı bu mu olacak?”
“Bu tarih bir şey ifade ediyor mu?” diye sordu öteki. “Altı yıl önce… İlk hasat mı?”
Duygu kahvesini yudumladı, Levent’e bakmadı, ama gülümsemesini de saklamadı. “Evet,” dedi. “Bu şarap, altı yıl beklemenin tadını taşıyacak.”
Ortaklardan biri Levent’e döndü. “Sen ne diyorsun? Sen de bir şey söyle.”
Levent kahve fincanını tabağına bıraktı, ilk kez Duygu’nun gözlerine baktı ve bu kez kaçırmadı. “Ben altı yıldır hiçbir şey söylemedim,” dedi. “Bugün de onun adına konuşmayacağım. Ad onun.”
Toplantıdan sonra telefonu titredi. Julien’dendi: “Fıçının adı konmuş mu? Dün gece rüyamda gördüm, bir tarih yazıyordu. Fransızlar böyle şeyleri bilir.”
Duygu cevap yazdı: “Konmuş. Ama şişelenince etiketi ben yazacağım.”
Ekranda üç nokta belirdi, kayboldu, yeniden belirdi. Sonra Julien’in cevabı geldi: “O zaman açılış gecesi için iki kişilik masa ayırıyorum. Pencere kenarı.”
En iyi şaraplar mahzende sabırla bekler; bazı itiraflar da öyle.
Sıradaki hikaye · Julien Moreau başka bir hikayede
Menüde Adımı Taşıyan Tatlı ve Bir Fransız Şef
Yorumlar