Gece Yarısı İtirafları’na Gelen İmzasız Mesaj
Zeynep her gece başkalarının itiraflarını okur. Bir gece gelen mesaj onun sesine, onun mikrofonuna, onun dudaklarına yazılmıştır.

Zeynep Tuna yirmi yedi yaşındaydı ve iki yıldır her gece yabancıların itiraflarını mikrofona okuyordu; ama o gece ekranına düşen mesajı okumaya başladığında sesinin titrediğini bütün Türkiye duydu. Çünkü itiraf onun hakkındaydı. “Her gece saat birde sesini dinleyerek uyuyorum ve bir gün o sesin kulağıma fısıldamasını istiyorum.”
Kadıköy’deki stüdyo, Yeldeğirmeni’nde bir apartmanın bodrum katındaydı. Duvarlar ses yalıtım süngerleriyle kaplıydı, ışık kırmızıydı, havada eski kahve ve sıcak elektronik kokusu vardı. Zeynep mikrofonun önünde bir an durdu, sonra kendini toparlayıp devam etti: “Ve bu, bu geceki son itirafımızdı. İyi geceler, uykusuzlar.”
Yayın bittiğinde telefonu titredi. Kıvılcım uygulamasından bir bildirim. Profil fotoğrafı yoktu; kullanıcı adı yalnızca “Saat Bir”di.
Bir mesaj, bir sesten daha mı yakın olabilirdi?
Saat Bir: Okudun.
Zeynep: Kimsin?
Saat Bir: Az önce bütün Türkiye’nin önünde sesinin titrediğini duyan biri.
Zeynep: Titremedi.
Saat Bir: “Kulağıma” kelimesinde. İkinci heceyi yuttun.
Zeynep telefonu bıraktı, sonra yeniden aldı. Stüdyonun ışıklarını kapattı, montunu giydi, Kadıköy’ün gece sokaklarına çıktı. Bahariye’de kapanmak üzere olan bir büfenin neon ışığı ıslak kaldırıma vuruyordu. Telefon cebinde bir kez daha titredi.
Saat Bir: Korkuttuysam özür dilerim. Yazmayı bırakmamı istersen bir kelime yeter.
Zeynep: Korkmadım. Merak ettim. Bu uygulamayı nasıl buldun? Ben burada profilimi gizli tutuyorum.
Saat Bir: Bu uygulamayı ben yazdım.
Zeynep sokağın ortasında durdu. Kıvılcım, İstanbul’un en çok konuşulan tanışma uygulamasıydı ve kurucusunun adı her teknoloji haberinde geçiyordu.
Zeynep: Emre Taş?
Saat Bir: Otuz yaşında, gözlüklü, Moda’da bir çatı katında yaşayan, sesine aşık bir yazılımcı. Evet. Ama sana senin bilgilerine bakarak ulaşmadım, yemin ederim. Sen iki ay önce bir bölümde Kıvılcım kullandığını ve “Gece Kuşu” adıyla gezdiğini söylemiştin. Ben sadece o adı aradım.
Zeynep: Bu biraz ürkütücü.
Saat Bir: Biliyorum. O yüzden kendi adımı söyledim. Saklanmak istemiyorum. Ama istersen beni engelle, bir daha yazmam.
Zeynep evinin kapısına vardığında parmağı engelle tuşunun üstünde bir süre durdu. Sonra başka bir şey yazdı.
Zeynep: Seni engellemiyorum. Henüz. Ama bir kural koyacağım: yalan yok. Bir kere yalan söylersen biter.
Saat Bir: Kabul. Yalan yok.
Zeynep: Peki. Sesimi neden seviyorsun?
Ekranın öbür tarafında kim, ne kadar cesurdu?
Zeynep’in Moda’daki küçük dairesinde yalnızca başucu lambası yanıyordu. Yatağa uzandı, telefonu göğsüne koydu. Pencereden denizin uzak uğultusu, bir martının gece çığlığı geliyordu. Ekran aydınlandı.
Saat Bir: Çünkü yabancıların sırlarını okurken onları yargılamıyorsun. Her itirafı, sanki kendi sırrınmış gibi okuyorsun. Ve sırrı okurken sesin alçalıyor. Tam o anda, uyumadan önce, sanki odamdaymışsın gibi geliyor.
Zeynep: Odanda ne yapıyorum?
Gönder tuşuna bastıktan sonra kalbinin hızlandığını fark etti. Ekranın üstünde “yazıyor…” ibaresi belirdi, kayboldu, yeniden belirdi.
Saat Bir: Bu soruyu sorduğuna emin misin?
Zeynep: Eminim. Ama dürüst ol. Ve ben dur dediğimde dur.
Saat Bir: Söz. “Dur” dersen, hemen. Açıklama istemeden.
Zeynep: Anlat.
Saat Bir: Yatağımın kenarında oturuyorsun. Lamba kısık. Bana bir itiraf okuyorsun, ama kâğıttan değil, ezberden. Ben yanına uzanıyorum ve sen okurken saçlarını kulağının arkasına sıkıştırıyorum. Sesin bir an kesiliyor.
Zeynep: Sonra?
Saat Bir: Sonra boynuna eğiliyorum. Dokunmuyorum, sadece nefes alıyorum. Senin parfümünü merak ediyorum. Ne kullanıyorsun?
Zeynep: İncir. Ve biraz da stüdyonun kahve kokusu.
Saat Bir: Tamam. İncir ve kahve. Nefes alıyorum. Ve sen okumayı bırakmıyorsun ama her kelimen biraz daha yavaşlıyor.
Zeynep gözlerini kapadı. Kendi nefesinin sesini duyuyordu, yatağın serin çarşafının bacaklarına sürtünmesini, ekranın sıcaklığını avucunda. Bir eliyle yazmaya devam etti.
Zeynep: Okuduğum itiraf ne?
Saat Bir: Senin itirafın. Hiç yayına okumadığın.
Zeynep: Benim hiç itirafım yok.
Saat Bir: Herkesin var, Gece Kuşu.
Zeynep uzun süre bir şey yazmadı. Sonra parmakları kendi kendine hareket etti.
Zeynep: İki yıldır her gece başkalarının arzularını okuyorum ve ben hiç kimseye kendi arzumu söylemedim. Mikrofonun arkasında saklanmak kolay. Sesimi herkes tanıyor, yüzümü kimse.
Saat Bir: Ben yüzünü görmek istiyorum. Ama sadece sen istersen.
Zeynep: Şimdi değil. Önce devam et. Neredeydik?
Saat Bir: Boynunda. Nefesimdeydik.
Zeynep: Artık dokunabilirsin.
Saat Bir: Dokunuyorum. Parmak uçlarımla, kulağının altından omzuna kadar. Sen okumayı bırakıyorsun. Sana soruyorum: Devam mı?
Zeynep: Devam.
Ve devam ettiler. Mesajlar kısaldı, aralar uzadı, kelimeler giderek nefese dönüştü. Zeynep yazarken bir yandan kendi tenini dinliyordu; Emre’nin cümleleri ekranda belirdikçe sanki o eller gerçekten omzunda, belinde, kalçasının kıvrımındaydı. Her birkaç mesajda bir Emre duruyor ve tek kelimelik bir soru gönderiyordu: “Hâlâ burada mısın?” Ve Zeynep her seferinde, biraz daha hızlı, biraz daha titrek parmaklarla cevap veriyordu: “Buradayım. Durma.”
Başucu lambası titredi. Zeynep uzanıp onu söndürdü. Karanlıkta yalnızca ekranın mavi ışığı kaldı, sonra o da karardı, telefon çarşafın üstüne kaydı ve odada yalnızca bir kadının uzun, derin bir nefesle kendine itiraf ettiği arzunun sessizliği kaldı.
Sesin sahibi, kapının öbür tarafında mıydı?
Saat üçe doğru telefon yeniden aydınlandı.
Saat Bir: İyi misin?
Zeynep: İyiyim. Daha iyi olamazdım. Sen?
Saat Bir: Hayatımda hiç bu kadar uyanık olmamıştım. Ve sana bir şey söylemem lazım.
Zeynep: Söyle.
Saat Bir: Moda’da bir çatı katında yaşıyorum dedim ya. Tam olarak Lavanta Apartmanı’nın karşısındaki binada. Senin balkonunu görebiliyorum. Bilerek değil. İki ay önce taşındığında ışığını ilk gördüğümde sesinle eşleştiremedim. Geçen hafta balkonda telefonla konuşurken sesini duydum.
Zeynep yataktan doğruldu. Perdeyi araladı. Karşıdaki binanın çatı katında, tek bir ışık yanıyordu. Bir gölge, pencerenin önünde, elinde telefonla duruyordu.
Zeynep: Bu gerçekten ürkütücü.
Saat Bir: Biliyorum. O yüzden söylüyorum. Saklanırsam ikimiz de bir mikrofonun arkasında kalırız. Perdemi kapatabilirim, taşınabilirim, bir daha hiç yazmam. Ya da yarın sabah sekizde, Moda iskelesinde, simitçinin yanında bekleyebilirim. İkisi de senin kararın.
Zeynep perdeyi bıraktı. Karşıdaki ışık sönmedi. Gölge, pencerenin önünde, bekliyordu.
Uzun süre yazmadı. Sonra telefonu aldı, kamerayı açtı ve yıllardır hiç kimseye göstermediği bir şeyi yaptı: yüzünü çekti. Dağınık saçlar, kızarmış yanaklar, lambanın son ışığında parlayan gözler. Fotoğrafı gönderdi ve altına tek bir satır yazdı:
Zeynep: Simitçinin yanında değil. İskelenin ucunda. Ve bu kez itirafı ben okuyacağım.
Zeynep o gece hiç uyumadı. Saat altıda kalkıp duş aldı, üç kez kıyafet değiştirdi, aynada kendine bakıp güldü; iki yıldır yüzünü saklayan kadın, şimdi ona ne giyeceğini düşünüyordu.
Sabah sekizde Moda iskelesinin ucunda rüzgâr sertti; martılar vapur iskelesinin direklerine tünemiş, denizden tuz ve yosun kokusu yükseliyordu. Zeynep atkısını boynuna sarmış, ellerini montunun ceplerine gömmüştü. Arkasından yaklaşan adımları duyduğunda dönmedi.
“Gece Kuşu?” dedi bir ses. Ekrandakinden daha çekingen, daha alçak.
Zeynep döndü. Emre Taş gerçekten gözlüklüydü; kıvırcık saçları rüzgârda dağılmış, elinde iki kâğıt bardak çay, yüzünde uykusuzluğun ve heyecanın karışımı bir ifade vardı. Fotoğraflardaki o kendinden emin teknoloji girişimcisine hiç benzemiyordu. Daha çok, sınav sonucunu bekleyen birine benziyordu.
“Ellerin titriyor,” dedi Zeynep.
“Çay sıcak.”
“Değil. Görüyorum, buharı bitmiş.”
Emre güldü, bardaklardan birini ona uzattı. Parmakları değdi; gece ekranda yazılan bütün o dokunuşların ilki, şimdi gerçekti ve sadece bir saniye sürdü.
“Sana bir itiraf borcum var,” dedi Zeynep.
“Mikrofon yok burada.”
“Gerek yok.” Zeynep bir adım yaklaştı, parmak uçlarında yükseldi ve dudaklarını onun kulağına yaklaştırdı. Mikrofona hiç okumadığı o cümleyi, ilk kez, bir insanın kulağına fısıldadı. Emre’nin elindeki çay bardağı hafifçe sarsıldı.
Geri çekildiğinde Emre ona bakıyordu, gözlükleri buğulanmıştı.
“Bu akşam yayında ne okuyacaksın?” diye sordu.
Zeynep çayından bir yudum aldı, denize baktı. “Bir yazılımcının itirafını,” dedi. “Ama sonunu söylemeyeceğim. Dinleyiciler merak etsin.”
Sıradaki hikaye · Emre Taş başka bir hikayede
Mezuniyet Gecesi Açılan İki Eski Mektup
Yorumlar