Her Perşembe Kapalı Kalan Kameranın Ardındaki İz
Emre her perşembe kamerasını açar, Selin hiç açmaz. Boynundaki izi saklayan seramikçi, bir gece kurtarıcısının ondan neyi çoktan bildiğini öğrenir.

Perşembe gecesi saat tam onda Selin Akay’ın dizüstü bilgisayarının ekranında, bin iki yüz kilometre ötede, Palandöken’in eteğindeki bir kurtarma kulübesinin içi belirdi: sobanın turuncu ağzı, duvarda asılı kırmızı bir sedye, pencerenin buzlu camı ve kameraya bakan, yanakları soğuktan kızarmış bir adam. On bir aydır her perşembe böyleydi. Ve on bir aydır Selin’in kendi kamerası, her perşembe, kapalıydı.
Otuz iki yaşındaydı, İzmir’de, Bayraklı’nın yokuşlarından birinde seramik atölyesi olan bir evde yaşıyordu. Geçen ocak, hayatında ilk ve son kez kayak yapmaya gittiği Erzurum’da bileğini burkmuş, tipinin ortasında bir yamaçta kalmıştı. Onu sırtında, iki kilometre boyunca, kar maskesinin ve gözlüklerinin ardından yüzünü hiç görmediği bir adam taşımıştı: otuz beş yaşındaki dağ kurtarma uzmanı Emre Yalçın. Hastanede birbirlerine numara vermişlerdi. O günden beri her perşembe gece onda konuşuyorlardı. Emre her seferinde kamerasını açıyordu. Selin her seferinde, “Bugün değil,” diyordu.
Konuşmaları bir yerden sonra bir alışkanlıktan çok bir sığınağa dönüşmüştü. Emre ona çığ raporlarını, gece yarısı kaybolan dağcıları, sabah beşte sırtına aldığı termos çayın tadını anlatıyordu. Selin ona fırının sıcaklığını, sırların renginin pişmeden önce ve pişince nasıl değiştiğini, bir vazonun çarkta bir saniyede nasıl çöküverdiğini anlatıyordu. Bazen hiç konuşmuyor, Emre’nin sobayı karıştırmasını, Selin’in çarkın başında çalışırken çıkardığı ıslak sesleri dinliyorlardı. Selin bir keresinde, gece yarısından sonra, “Senin sesin bana kardan yapılmış bir ev gibi geliyor,” demişti. “Soğuk bir yerde, içi sıcak.” Emre buna uzun süre gülmüştü.
Bir kamera neyi saklar?
“Bu akşam bir şey söyleyeceğim,” dedi Emre. Arkasında soba çatırdıyordu. “Ve senden bir şey isteyeceğim. Ama önce söyleyeyim, istediğim şeyin cevabı hayır olabilir. Hayır olursa, gelecek perşembe yine onda buradayım.”
Selin ekrana doğru eğildi. Atölyenin arka odasında, çalışma masasının başında oturuyordu; masada yarım kalmış bir vazo, yanında soğumuş bir bardak ıhlamur vardı. “Söyle.”
“On bir aydır seni yalnızca sesinden tanıyorum. Ve sesine âşık oldum,” dedi Emre. Bunu söylerken sesi bir kez kırıldı ve kameraya bakmadı. “Ama bazen konuşurken susuyorsun ve ben o sessizliğin içinde ne yaptığını, yüzünün ne hâl aldığını göremiyorum. Görmek istiyorum. Kamerayı açar mısın? Yalnızca istersen.”
Selin’in eli, kendiliğinden, boynuna gitti. Köprücük kemiğinin üstünden kulağının altına kadar uzanan, iki yıl önce bir fırın kazasında kalmış o pembe, parlak, dalgalı izin üstüne.
“Sana bir şey anlatmadım,” dedi. “Yüzümü göstermememin sebebi utangaçlık değil.”
“Biliyorum,” dedi Emre.
“Bilmiyorsun.”
“Selin.” Emre ilk kez kameraya, doğrudan, ekranın içinden ona bakıyormuş gibi baktı. “O gün yamaçta bilincin bir an gitti. Nabzını bulmak için atkını çözdüm. İzini gördüm. On bir aydır her perşembe, kamerayı neden açmadığını düşündükçe, aklıma hep o geldi. Ve on bir aydır, her perşembe, açmanı istedim.”
Görmek ile görülmek arasında ne kadar mesafe vardır?
Selin uzun süre konuşmadı. Ekranda Emre’nin pencere camındaki buz, sobanın ışığında yavaş yavaş eriyordu. Sonra, parmağı tuşun üstünde bir an titreyerek, kamerasını açtı.
Ekranın köşesinde kendi yüzü belirdi: dağınık topuz, kil lekeli bir tişört, yorgun gözler ve boynundaki iz, masa lambasının sarı ışığında olduğundan daha belirgin. Selin bakışlarını kendi görüntüsünden kaçırdı. Emre hiçbir şey söylemedi. Uzun, çok uzun bir süre yalnızca baktı.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Selin sonunda, sesi fısıltıya yakın.
“Yamacın üstünde seni taşırken,” dedi Emre, “omzumdan bana ‘Adın ne?’ diye sormuştun. Sonra tipinin ortasında ‘Çok sıcaksın,’ demiştin. Şimdi o cümleyi hatırlıyorum ve yüzünü görüyorum, ve sana bir şey söylemek istiyorum: ekranın öbür ucunda, sobanın yanında, ben şu an çok sıcağım.”
Selin güldü. Gerçek bir kahkahaydı; gözlerinden yaş geldi, elinin tersiyle sildi ve yüzüne kil bulaştı. Emre de güldü. “Yüzünde kil var,” dedi. “Ve hayatımda gördüğüm en güzel şey bu olabilir. Gerçi ben hayatımın yarısını kar görerek geçirdim, pek kıyaslama şansım yok.”
Selin kameraya yaklaştı, sonra uzaklaştı, sonra yeniden yaklaştı; görülmeye alışmaya çalışıyordu. Emre ona zaman tanıdı. Hiçbir şeyi bakışıyla zorlamadı.
Sonra gülüşleri dağıldı ve aralarına başka bir sessizlik girdi, daha ağır, daha sıcak bir sessizlik.
“Bir şey yapmak istiyorum,” dedi Selin. “Ama önce kurallarımızı koyalım.”
“Söyle.”
“Kayıt yok. Ekran görüntüsü yok. İkimiz de istediğimiz an ‘dur’ deriz, kamerayı kapatırız, ve ertesi perşembe kimse kimseye hesap sormaz.”
“Kayıt yok, ekran görüntüsü yok, istediğimiz an dururuz,” diye tekrarladı Emre. “Söz veriyorum.”
Selin saçını çözdü. Topuz omuzlarına döküldü. Masa lambasını biraz daha kıstı; oda, kil, ıhlamur ve gece yasemini kokan, kehribar bir loşluğa büründü. Tişörtünün yakasını yavaşça omzundan aşağı indirdi, izin tamamını, köprücük kemiğini, omzunun yuvarlağını ekrana bıraktı. Emre’nin nefesinin değiştiğini hoparlörden duydu.
“Şimdi sen,” dedi Selin.
Emre kazağını başından geçirdi. Altında, soba ışığında parlayan geniş omuzlar, kolunun iç tarafında eski bir halat yanığı vardı. “Bende de var,” dedi, yanığı göstererek. “Bir eşitlik olsun.”
Saatlerce süren bir yolculuk gibi, çok yavaş ilerlediler. Birbirlerine ne gördüklerini anlattılar. Emre, Selin’in parmaklarının kendi boynunda, izin kenarında dolaşmasını izlerken ona dokunduğunu hayal ettiğini söyledi ve Selin, onun sesini dinleyerek, kendi teninde onun parmaklarını hissetti. Kelimeler ellerin yerini aldı; nefesler, mesafenin yerini. Ekranın iki ucunda iki beden, aynı ritimde, aynı soluğu tuttu. Bir ara Emre “Hâlâ iyi misin?” diye sordu, Selin “Hiç bu kadar iyi olmadım,” diye fısıldadı. Sonra kelimeler de yetmez oldu.
Selin’in bilgisayarının pil uyarısı ekranın köşesinde kırmızı yandı. Şarj kablosu atölyenin öbür ucundaydı. Selin ona uzanmadı. Ekran yavaşça karardı, son bir anlığına Emre’nin gülümseyen yüzünü dondurdu, ve sonra yalnızca masa lambasının ışığı kaldı.
Bin iki yüz kilometre ne kadar uzaktır?
Ertesi sabah Selin atölyede, çarkın başında, yarım kalmış vazoyu bitirirken telefonu titredi. Emre’den bir mesaj, ardından bir fotoğraf. Fotoğrafta, bir masanın üstünde, Erzurum’dan İzmir’e kesilmiş bir uçak bileti vardı. Tarih, bir sonraki perşembeydi.
Altında tek satır yazıyordu: “Gelecek perşembe kamera açmana gerek yok. Kapıyı açman yeterli.”
Selin telefonu çarkın yanına bıraktı. Ellerindeki kili silmeden, vazonun boynuna, sırlamadan önce, ince bir çizgi çizdi: köprücük kemiğinden kulağa uzanan, dalgalı, pembe bir iz gibi. Vazoyu ilk kez bir kusur gibi değil, bir imza gibi süsledi.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Kordon’da Türkçe Bilmiyormuş Gibi Yapan Kız
Yorumlar