Uygulama Diyor ki Çınar Üç Yüz Metre Uzakta
Mercan, Gökçeada'da gece yarıları yazıştığı Çınar'a âşık oluyor. Gündüzleri ise meydandaki huysuz kahveciyle cam bir duvar yüzünden kavga ediyor.

Gökçeada’da, Tepeköy’ün yarı yıkık taş evleri arasında bir tanışma uygulaması açmak, Mercan Yıldırım’a göre çölde balık tutmaya benziyordu. Otuz üç yaşındaydı, restorasyon mimarıydı ve bütün bir sonbaharı adanın en yüksek köyündeki yüz kırk yıllık bir evi ayağa kaldırmaya ayırmıştı. Köyde kışı geçirecek on dört kişi vardı; onların da on biri yetmişini geçmişti. Bir gece, rüzgârın çatı kiremitlerini teker teker saydığı saatlerde, sırf can sıkıntısından uygulamayı indirdi ve arama yarıçapını en aza indirdi. Ekranda tek bir profil belirdi: Çınar. Üç yüz metre.
Fotoğraf yerine bir çınar yaprağı vardı, damarları sonbahar ışığında bakır gibi parlıyordu. Tanıtım yazısı tek cümleydi: “Taş bilen biriyle konuşmak isterim.”
Mercan kendi profiline de fotoğraf koymamıştı. Kullanıcı adı “Taş”tı. Uygulama ikisini saniyesinde eşleştirdi.
İlk mesaj ondan geldi, gece birde: “Taş bilen biri mi, yoksa taştan biri mi?” Mercan yatağında doğruldu, gülümsedi ve ne yazacağını uzun süre düşündü. Sonunda dürüst olmaya karar verdi: “Taşla uğraşan biri. Bu aralar en çok da taşa söz geçiremeyen.” Cevap hemen geldi: “Taşa söz geçmez. Onu dinlersin, o sana nereye kadar gidebileceğini söyler.” Mercan telefonu kapattığında saat üçü geçiyordu ve aylardır ilk kez, uykuya dalmadan önce, ertesi geceyi beklediğini fark etti.
Gündüz kavga, gece yazışma
Gündüzleri Mercan’ın bir sorunu vardı ve adı Niko’ydu. Otuz sekiz yaşındaki Niko, meydandaki dev çınarın altında, yıllar önce Atina’dan dönüp kendi elleriyle yeniden açtığı kahvehaneyi işletiyordu. Kalın kaşlı, az konuşan, sabahları çay ocağının başında radyodan eski adalı şarkılarını dinleyen biriydi. Mercan’ın evin arka cephesine koymayı planladığı cam duvarı ilk duyduğu gün çay bardağını tezgâha öyle bir bırakmıştı ki tabak çatlamıştı.
“Yüz kırk yıllık taşa cam mı?” demişti. “Bu evler rüzgâra sırtını dönmek için yapıldı, hanımefendi. Siz onun göğsünü açıyorsunuz.”
“Ben ona nefes aldırıyorum,” demişti Mercan. “Karanlıkta çürüyen bir ev kimseye sırtını dönemez.”
O günden beri her sabah aynı tartışma, aynı çay, aynı kaş çatma. Bir sabah Niko ona çayını getirirken bardağın yanına bir avuç taş bıraktı. “Bunlar harçtan çıktı,” dedi. “Sizin ustalar evin arkasından attı. Yüz kırk yıl duvarda durmuşlar, bir sabahta çöpe gittiler.” Mercan taşları tek tek avucuna aldı, sonra hepsini cebine koydu. “Geri koyacağım,” dedi. “Cam duvarın dibine. Söz.” Niko bir şey demedi ama o gün çayın parasını almadı. Ertesi sabah kavga yine başladı; sanki bir gün önce hiçbir şey olmamış gibi.
Bir başka sabah Mercan, Niko’yu tezgâhın arkasında telefonuna bakıp kendi kendine gülümserken yakaladı. O kaşlar, o yüz, gülümserken bambaşka biri gibiydi. Mercan bir an, yalnızca bir an, içinde bir kıpırtı hissetti; sonra kendini azarladı. Huysuz bir kahveciye değil, gecelerine ışık tutan birine yazıyordu o.
Ama geceleri Mercan telefonunu açıyor ve Çınar’la yazışıyordu. Çınar taş biliyordu gerçekten de: Adanın granitinin neden kuzey yamaçta daha koyu olduğunu, eski ustaların harca neden deniz kumu karıştırmadığını, bir duvarın içine kurban yerine neden bir kahve fincanı gömüldüğünü anlatıyordu. Mercan ona cam duvarı anlattığında Çınar’ın cevabı uzun bir sessizlikten sonra gelmişti: “Belki haklısın. Belki eski evler de bir gün ışığı görmek ister. Ama kimse onlara sormaz.”
Mercan o cümleyi üç kez okumuş, telefonu göğsüne bastırıp tavana bakmıştı. Üç hafta boyunca her gece yazıştılar. Gecenin bir yarısı Çınar ona adanın rüzgârlarını sırayla saydı: poyraz, yıldız, karayel. Bir gece Mercan, uzun zamandır kimseye anlatmadığı bir şeyi anlattı; şehirdeki büroda yıllarca başkalarının imzasıyla çizdiği projeleri, ilk kez kendi adını taşıyacak bu evi. Çınar yalnızca şunu yazdı: “O zaman o ev senin sesin. İstediğin kadar cam koy.” Mesajların sonuna doğru yazışma değişti; yavaşladı, ısındı, cümlelerin arasındaki boşluklar uzadı. Biri iyi geceler diyordu, öbürü bir saat daha yazıyordu.
Dördüncü haftanın başında Mercan yazdı: “Görüşelim mi?”
Cevap bir dakika sonra geldi: “Meydandaki çınarın altında. Cumartesi, saat dokuz. Kahvehane kapandıktan sonra orası bizim olur.”
Saat dokuzda çınarın altında
Cumartesi akşamı Mercan iki kez kıyafet değiştirdi, üçüncüsünde vazgeçip kot pantolonla yün hırkasında karar kıldı. Meydana çıktığında kahvehanenin ışıkları sönüyordu. Çınarın altında kimse yoktu; yalnızca Niko, sandalyeleri üst üste dizip masaları siliyordu.
Mercan durdu. Niko da durdu. Sonra Mercan’ın cebinde telefon titredi. Aynı anda Niko’nun önlüğünün cebinden de bir titreşim sesi geldi.
İkisi de ekranlarına baktı. Mercan’ın ekranında yazıyordu: “Çınar şu anda 8 metre uzaklıkta.”
Niko bezini masanın üstüne bıraktı, yavaşça ona döndü. Yüzünde Mercan’ın üç haftadır gördüğü o çatık kaşlardan eser yoktu; onun yerinde şaşkın, neredeyse korkmuş bir ifade vardı. “Taş,” dedi. Sorar gibi değil, bir ismi ilk kez yüksek sesle söyler gibi.
“Sen bana her sabah evimi mahvettiğimi söylüyorsun,” dedi Mercan, sesinin titrediğini saklayamadan.
“Gündüz söylüyorum,” dedi Niko. “Gece de sana haklı olduğunu yazıyorum. Hangisine inanacağımı bilemedim.” Ellerini önlüğüne sildi, sonra önlüğü çıkarıp sandalyenin arkasına astı. “Bilmiyordum. Yemin ederim bilmiyordum. Taş’ı köyün yaşlı ustalarından biri sanıyordum. Bir de, bu kadar güzel yazdığı için, biraz da kendimden utanıyordum.”
Mercan güldü. Önce sessizce, sonra kahkahayla; sesi çınarın dallarına çarpıp meydanda yankılandı. Niko da gülmeye başladı ve üç haftadır biriken bütün o sabah kavgaları, o çatlak tabak, o cam duvar, bir anda bir şakanın parçası oluverdi.
“Bu yüzden mi hep kızıyordun?” diye sordu Mercan sonunda. “Cam duvar yüzünden?”
“Hayır,” dedi Niko. Bir adım yaklaştı. “Sabah sabah meydandan geçip kahvemi içtiğin için kızıyordum. Her sabah bir sebep bulup seninle konuşmak zorunda kaldığım için. Başka türlü nasıl konuşacağımı bilmiyordum.”
Köyün tek yokuşundan onun evine doğru yürüdüler. Sokak lambası yoktu; Niko telefonunun fenerini yaktı, ışığı hep Mercan’ın adımlarının önüne tuttu. Yolda Atina’yı anlattı: on beş yıl bir otel mutfağında çalışmış, her gece adanın sesini özlemişti. Döndüğünde meydanın kahvehanesi yıllardır kapalıydı; kapısını açmak, tozunu silmek, çınarın altına yeniden sandalye dizmek, ona göre bir evi onarmaktan farksızdı. “Senin yaptığını yaptım yani,” dedi. “Sadece camsız.”
Cam duvarın ardındaki gece
Evin arka cephesindeki boşluk henüz camla kapatılmamıştı; yalnızca kalın bir branda geriliydi. Mercan onu yukarı topladığında karşılarına bütün Ege açıldı: aşağıda Kaleköy’ün ışıkları, uzakta Semadirek’in karanlık silueti, üstlerinde ay. Niko eşikte durdu, uzun süre konuşmadan baktı.
“Haklıymışsın,” dedi sonunda. “Bu ev buna bakmak istiyormuş.”
Mercan ona bir şey göstermek için eğildi, telefonunun fenerini cam duvarın gelecekteki eşiğine tuttu. Orada, harcın içine yan yana gömülmüş, bir dizi küçük gri taş vardı. Niko’nun aylar önce bir çay bardağının yanına bıraktığı taşlar. “Söz vermiştim,” dedi Mercan. “Yüz kırk yıl duvarda durdular. Şimdi de camın altında duracaklar. Ev ışığa bakacak ama ayakları eskide kalacak.” Niko diz çöktü, taşların üstünde parmaklarını gezdirdi. Uzun süre kalkmadı. Kalktığında gözleri parlıyordu ve bunu ay ışığına yorması mümkün değildi.
Mercan ona döndü. Aralarında yalnızca birkaç santim, rüzgâr ve üç haftalık yazışmaların sesi vardı. “Bunu bana gündüz de söyleyecek misin?”
“Her sabah,” dedi Niko. Sonra elini kaldırdı, Mercan’ın yanağının hemen yakınında durdurdu. “İzin verir misin?”
Mercan cevap olarak onun elini tutup yanağına bastırdı. Öpüşmeleri ilk anda bir yazışmanın devamı gibiydi; tanıdık, sabırlı, cümlelerin arasındaki o uzun boşlukları dolduran. Sonra Niko onu kendine çekti ve sabırlılık bitti. Mercan’ın sırtı yüz kırk yıllık serin taşa değdi, önünde adamın sıcaklığı, arkasında taşın soğuğu; ikisinin arasında nefes nefese kaldı.
Odada henüz bir yatak bile yoktu; yalnızca yere serilmiş bir şilte, üstünde iki yün battaniye ve bir çalışma lambası. Niko lambayı kapattı. Ay ışığı brandasız boşluktan içeri doldu, taş duvarlarda gümüşten bir kıyı çizgisi gibi parladı. Mercan onun gömleğini başından sıyırdığında adamın tenindeki çam sakızı ve kömür ocağı kokusunu içine çekti. Her dokunuştan önce Niko onun gözlerine bakıyor, cevabı orada buluyor, sonra devam ediyordu. Rüzgâr dışarıda poyrazdan karayele döndü; içeride kimse fark etmedi.
Gece yarısından sonra bir ara, Mercan battaniyenin altında onun omzuna başını koymuş yatarken, şiltenin yanında duran telefonu bir kez titredi. Uzanıp baktı. Uygulama, hiçbir şeyden haberi olmayan bir saflıkla, ekranın ortasına tek bir satır yazmıştı:
“Çınar şu anda 0 metre uzaklıkta.”
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Sivrihisar’da Ceviz Sütunlar ve Kırık Bir Pervane
Yorumlar