sexhikayen

Evli Çift Sex Hikayeleri

Şirince’deki Taş Evde On İki Yıl Sonra

On iki yıllık evli Ece, kocasını balayı yaptıkları Şirince'deki taş eve götürür. Bir kavganın ardından bulduğu anı defteri, unutulmuş üç sözü ortaya çıkarır.

Şirince'deki Taş Evde On İki Yıl Sonra
Fotoğraf: Quin Stevenson / Unsplash

On iki yıl önce kocası, Ece’den habersiz, tozlu bir deftere ona üç söz yazmıştı. Ece bunu evliliğinin en uzun sessizliğinin ve en acı kavgasının ardından, gecenin birinde bir mutfak dolabının üstünde bulacaktı.

Otuz sekiz yaşındaki Ece o sessizliği İzmir-Aydın otoyolunda, kocasının yanında oturarak yaşadı. Kırk bir yaşındaki Tolga direksiyondaydı ve kırmızı ışıklarda telefonundaki e-postalara göz atıyordu; Ece ise camdan Selçuk’un zeytinliklerini sayıyordu. Klimanın kuru, metalik soğuğu kollarını ürpertiyordu. Bir karı koca erotik hikayesi bazen büyük kavgalarla değil, birbirine hiç dokunmadan geçen bu küçük yolculuklarla bozulur. Ece bunu biliyordu ve bu hafta sonunu, onu onarmak için planlamıştı.

Çocuklar annesindeydi. Şirince’deki taş ev, balayılarında kaldıkları evin ta kendisiydi; Ece aylar önce, Tolga’ya söylemeden, ev sahibi Saniye Hanım’ı telefonla bulup aynı odayı ayırtmıştı.

Mavi pancurlar onları hatırlayacak mıydı?

Tolga ancak köyün yokuşlu, dar sokaklarından birine girdiklerinde fark etti. Arabayı durdurdu, mavi pancurlara baktı ve saatlerdir ilk kez telefonunu cebine koydu. Açık camdan şeftali şarabının ekşimsi kokusu, bir yerlerden dövülen bakır sesi ve çocuk çığlıkları doldu.

“Burası,” dedi.

“Burası,” dedi Ece.

“Ne zaman ayarladın bunu?”

“Mart’ta. Sen Hamburg’dayken.”

Tolga bir şey söyleyecek gibi oldu, söylemedi. Kapıda Saniye Hanım onları beyaz tülbendi, unlu elleri ve kahkahasıyla karşıladı. “Siz o balayı çiftisiniz!” dedi, Ece’nin yanağını sıkarak. “Kız sen hiç değişmemişsin. Bu bey biraz ağarmış ama.” Tolga güldü; Ece o gülüşü aylardır duymadığını fark etti ve boğazı düğümlendi.

Oda aynıydı: badanalı duvarlar, demir karyola, pencereden yamaçlara inen bağlar. Yalnızca onlar aynı değildi. Ece yatağın kenarına oturdu, demir karyolanın tanıdık gıcırtısını duyunca istemsizce gülümsedi. Balayının ilk gecesi bu gıcırtıdan o kadar utanmışlardı ki yorganı yere serip orada uyumuşlardı; sabah Saniye Hanım kahvaltı tepsisini getirdiğinde ikisini yerde, birbirine dolanmış bulmuş, tek kelime etmeden tepsiyi eşiğe bırakıp gitmişti. Ece bunu Tolga’ya hatırlatmak istedi. Ağzını açtı, ama Tolga bavulu yere bırakırken telefonu yeniden titredi ve Ece, onun eline gidişini, bir kaçış gibi izledi.

Begonvilin altında hangi cümle kırıldı?

Ama evler, insanlar gibi, hatırlanmak için yeterli değildir. İlk akşam avludaki begonvilin altında yemek yerken, eski bir yarayı kurcalayan sıradan bir cümleyle tartıştılar.

“Her şeyi sen planlıyorsun,” dedi Tolga. “Bu hafta sonunu bile. Benim ne istediğimi sormadın.”

“Sorsam ne olacaktı? Telefonuna bakarak ‘olur’ diyecektin.”

“Bu haksızlık, Ece.”

“Haksızlık mı? Evde bedeninle varsın Tolga. Aklın hep başka yerde.”

“Peki sen? Sen en son ne zaman bana sadece bir şey anlatmak için oturdun? Liste değil, hesap değil, çocukların dişçi randevusu değil?”

Ece cevap vermedi. Sesi çatallanacaktı, biliyordu; o yüzden çatalını tabağın kenarına dikkatle bıraktı, sanki bu küçük düzen bütün dağınıklığı toparlayabilirmiş gibi.

İkisi de haklıydı ve bu, kavgayı daha da acıtıyordu. Kavganın en kötü yanı, cümlelerin hiçbirinin yeni olmamasıydı. Aynı sözleri yıllardır mutfakta, arabada, çocuklar uyuduktan sonra koridorda fısıltıyla söylemişlerdi; artık neredeyse ezbere biliyorlardı. Alışkanlıkla yapılan her şey gibi bu kavga da onları birbirine değil, yalnızca yorgunluğa yaklaştırıyordu.

Ece masadan kalktı, mutfakta bulaşıkları gereğinden sert yıkadı. Su sıcaktı, deterjan limon kokuyordu, tabaklar birbirine çarptıkça içindeki öfke biraz daha kabarıyordu. Lavabonun üstündeki pencereden avluyu görebiliyordu: Tolga elinde kadehiyle oturuyor, bir zamanlar ikisinin birlikte saydığı yıldızlara tek başına bakıyordu. Ece, on iki yıl önce bu mutfakta onunla nasıl gülerek domates doğradığını hatırladı ve o kadının nereye gittiğini merak etti.

Sonra dolabın üstünde, toz tutmuş bir defter gözüne çarptı. Kapağında Saniye Hanım’ın el yazısıyla tek kelime vardı: Misafirler. Ece onu indirdi ve bir sayfada durdu; elleri hâlâ ıslaktı, mürekkep parmağının altında hafifçe dağıldı.

Defterdeki el yazısı ne itiraf ediyordu?

Sayfaları çevirmişti; Almanca, İngilizce, Türkçe teşekkürler, renkli kalemle çizilmiş güneşler, artık anlamını yitirmiş kalpler. Ve on iki yıl önceki haziranın bir sayfasında, Tolga’nın eğik, sabırsız el yazısı.

Ece o yazıyı hiç görmemişti. Balayının son sabahı Tolga erkenden kalkmış, “Arabaya bakacağım,” demişti; demek ki bunu yazıyormuş.

Satırlar kısaydı: “Ece’ye, onun haberi olmadan, üç söz. Bir: Ona hiçbir zaman alışmayacağım. İki: Kavga ettiğimizde ilk dokunan ben olacağım. Üç: Bir gün buraya döneceğiz ve o gün de onu ilk günkü gibi utandıracağım.”

Ece defteri göğsüne bastırıp avluya çıktı. Begonvilin mor yaprakları masanın üstüne dökülmüş, mum alevini rüzgâr yana yatırmıştı. Tolga hâlâ oradaydı, elinde soğumuş kadehiyle. Ece defteri önüne açık bıraktı ve hiçbir şey söylemedi.

Tolga sayfayı görünce önce kızardı, sonra güldü, sonra gülüşü yüzünde ince bir hüzne dönüştü.

“Bunu unutmuştum,” dedi. “Hayır, yalan. Unutmamıştım. Utanıyordum.”

“Neden?”

“Çünkü ikinci sözü tutmadım.” Parmağını satırın üstünde gezdirdi. “Uzun zamandır. Hep senin gelmeni bekledim. Sen de benimkini bekledin herhalde.”

“Ben de kendi sözlerimi tutmadım,” dedi Ece. “Gerçi hiç yazmamıştım; nereden bileceksin?”

Tolga ayağa kalktı. Ellerini onun yüzünün iki yanına koymadan önce bir an durdu ve bekledi; on iki yıl sonra bile izin istemeyi unutmamıştı.

“Dokunabilir miyim?” diye sordu, neredeyse resmî bir sesle.

Ece gülmemek için dudağını ısırdı. “Sen kocamsın, Tolga.”

“Bu yüzden soruyorum ya,” dedi o. “Alışmayacağım demiştim.”

Ece cevap olarak onun ellerini alıp kendi yanaklarına yerleştirdi. Avuçları sıcaktı, biraz da şarap kokuyordu. “Evet,” dedi. “Her zaman evet, ama sormaya devam et.”

Tolga eğildi, ama öpmeden önce kulağına fısıldadı: “Üçüncü söz hâlâ duruyor, biliyorsun.”

“Hangisi?”

“Seni utandıracaktım.”

Ece’nin yanakları, daha hiçbir şey olmadan, alev aldı.

Mavi pancurların ardında kim kızardı?

Öpücük, on iki yılın bütün eski ezberlerini bir anda unuttu. Tolga onu sanki ilk kez öpüyormuş gibi, merakla ve biraz da korkuyla öpüyordu. Ece ise onun tenindeki lavanta sabununu, şarap mahzenlerinin serinliğini, yıllar içinde ezbere bildiğini sandığı ama aslında çoktan unuttuğu kokuyu yeniden keşfetti. Uzaktan bir köpek havladı, sonra köy sustu; yalnızca begonvilin taş duvara sürtünen yaprakları kaldı.

Tolga’nın parmakları elbisesinin düğmelerinde her durduğunda Ece onun elini kendi eliyle bir sonrakine götürdü; bu, aralarında yeni öğrendikleri sessiz bir dildi.

“Saniye Hanım görecek,” diye fısıldadı Ece, gülerek.

“Saniye Hanım on iki yıl önce de gördü,” dedi Tolga. “Sabah bana göz kırpmıştı, hatırlamıyor musun?”

Avludan odaya giden üç basamağı el ele çıktılar. Kapının eşiğinde Tolga durdu, Ece’nin kulağına balayında söylediği o saçma, ikisinden başka kimsenin anlamayacağı cümleyi fısıldadı. Ece de gerçekten, on iki yıl sonra ilk kez, kıpkırmızı oldu.

“Sözünü tuttun,” dedi.

“Daha başlamadım,” dedi Tolga.

“Hâlâ gıcırdıyor mu sence?” diye fısıldadı Ece, demir karyolaya bakarak.

“Gıcırdasın,” dedi Tolga. “Bu sefer yere inmiyoruz.”

“Ya Saniye Hanım duyarsa?”

“Duysun. On iki yıl sonra hâlâ gıcırdatabildiğimizi bilsin.”

Ece kahkahasını onun omzuna gömdü.

Pancurları kapattılar. Aralıklardan sızan ay ışığı badanalı duvara ince mavi çizgiler çiziyordu. Dışarıda begonvil gece rüzgârıyla taş duvara usulca vurmaya devam etti; içeride ise saatler, kimsenin saymadığı bir hızla aktı.

Gece bir ara Ece uyandığında Tolga’nın ona baktığını gördü. “Uyumadın mı?” diye fısıldadı. “Alışmamaya çalışıyorum,” dedi Tolga, parmağıyla omzundaki ay ışığı çizgisini izleyerek. “Kolay değil. Ama yapabilirim sanırım.” Ece güldü, başını onun göğsüne koydu ve kalbinin, yıllardır olmadığı kadar yakından attığını duydu.

Sabah Ece, Tolga’dan önce uyandı. Pencereden fırın kokusu ve horoz sesi giriyordu. Mutfağa inip anı defterini aldı ve on iki yıl önceki sayfanın hemen altına kendi el yazısıyla ekledi: “Tolga’ya, onun haberi olmadan, bir söz. Bundan sonra yolculuklarda telefonunu ben tutacağım; sen de elimi.”

Defteri kapatmak üzereyken arka kapaktaki cebe sıkışmış bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde, Saniye Hanım’ın titrek kalemiyle, “Mavi pancurlu odanın çiftine, döndüklerinde verilecek” yazıyordu. Ece zarfı çevirdi; mührü hiç açılmamıştı.

Tam o sırada yukarıdan Tolga’nın uykulu, tembel sesi geldi: “Ece? Bir şey yazıyorsun, değil mi? Yine benden habersiz?”

Ece gülümsedi ve zarfı cebine koydu; bazı sırlar bir evliliği bozmaz, onu yeniden kurar ve bu sırrı, ikisi birlikte açacaklardı.

Kumanda Bu Gece Bir Piyanistin Elinde Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Kumanda Bu Gece Bir Piyanistin Elinde 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.