Moda’daki Sahafta Kenar Boşluğuna Yazılan Aşk
Eski kitapların kenarına yazılmış notlar, iki kadın arasında iki ay süren gizli bir yazışmaya dönüşür. Perşembe akşamı kepenk yarıya kadar iner.

Kitabın kenarındaki not ona yazılmamıştı; en azından Derin ilk gece öyle sandı. “Bu satırı okurken kimi düşündüysen, ona söyle,” diyordu kurşun kalem ve Derin’in aklına gelen yüzün adını koymaya bile cesareti yoktu.
Derin’in hayatı başkalarının cümleleri arasında geçiyordu. Yirmi dokuz yaşında, Kadıköy’de tek odalı bir dairede İngilizce romanları Türkçeye çeviren biri olarak kelimelerin sahibi olmamaya alışmıştı. Bir gün kendi lezbiyen hikayesinin de bir kitabın kenar boşluğunda başlayacağını hiç düşünmemişti; ta ki Moda’daki küçük sahafta, kırk yıllık bir şiir kitabının sayfasında o eğik, dikkatli el yazısını bulana kadar.
Sahafı ona Defne söylemişti. Otuz dört yaşındaki Defne Arslan, Lavanta Apartmanı’nın dördüncü katında oturan, aynı yayınevine çeviri yapan, kahkahası Moda’nın yarısında duyulan bir gece kuşuydu. “Kırık Sayfa’ya git,” demişti bir akşam, Derin’in çeviri tıkanıklığından yakınmasını dinledikten sonra. “Bodrumda, merdivenle inilen bir yer. Sahibi az konuşur ama doğru kitabı eline tutuşturur. Bana bir kere Rilke verdi, iki hafta ağladım.” Sonra o meşhur kahkahasını atmıştı.
Notları kim yazıyordu?
Sahaf, Moda Caddesi’nden denize inen ara sokaklardan birinde, yedi basamakla inilen serin bir bodrumdaydı. İçerisi rutubet, eski kâğıt ve kemik tutkalı kokuyordu; tavandaki tek ampulün ışığı raflara sarı bir toz gibi yayılıyordu. Sahibi Nevra otuz üç yaşındaydı. Kitap sırtlarını tutkal ve iple onarır, müşterilerle az konuşur, gözlüğünü başının üstüne iterek okurdu. Derin kitabı ona uzattığında Nevra fiyatı kurşun kalemle yazılmış küçük etiketten okudu ve başını kaldırmadan, “İyi seçim,” dedi.
“Kenarında not var,” dedi Derin. “Fiyat düşer mi?”
Nevra ilk kez başını kaldırdı. Gözleri koyu kahveydi, bir an fazla uzun baktı. “Bazı notlar fiyatı artırır,” dedi. Sonra yine kitap sırtına eğildi.
Derin o gece notu defalarca okudu. Kendisi de çeviri yaparken kenarlara not alırdı ama onunkiler hep teknikti: bir deyimin karşılığı, bir zaman uyumsuzluğu, bir soru işareti. Bu not ise doğrudan ona bakıyordu, yıllar öncesinden, tanımadığı bir elle. Sabaha karşı balkona çıktı; Haydarpaşa’nın ötesinde karşı kıyının ışıkları yanıp sönüyordu, bir martı korkuluğa konup kalktı. Kimi düşündüğünü kendine itiraf etmeye bu kadar yaklaştığı için hem korktu hem sevindi.
Ertesi hafta yine gitti. Bu kez rastgele çektiği bir öykü kitabının kenarında başka bir not vardı: “Bazı kapılar, çalınmayı bekleyerek eskir.” Üçüncü hafta bir deneme kitabında: “Korku, istemenin gölgesidir; gölge varsa, ışık da yakındadır.”
“Yine mi şiir?” diye sordu Nevra o gün, Derin tezgâha üçüncü kitabı bıraktığında.
“Bu sefer deneme.”
“Ne arıyorsun bu kitaplarda?”
Derin bir an duraksadı. “Bir el yazısı.”
Nevra’nın kalemi etiketin üstünde durdu, sonra hiçbir şey olmamış gibi fiyatı yazdı. “Sahaflarda çok el yazısı olur,” dedi. “Çoğu sahibini çoktan unutmuştur.”
“Ya unutmamışsa?”
“O zaman,” dedi Nevra, kitabı ona uzatırken, “bekliyordur.”
Derin notları yazanın çoktan ölmüş, yalnız bir okur olduğunu hayal ediyordu; belki seksenlerde Moda’da yaşamış, sevdiğine bir şey söyleyememiş biri. Sonra bir akşam elindeki kalemi uzun süre parmaklarında çevirdi. Cesaretini topladı ve bir notun altına kendi cevabını yazdı.
Bir okur cevap yazarsa ne olur?
Kitabı yeniden sahafa sattı. Nevra kitabı alırken sayfaları karıştırmadı bile; parayı tezgâha bıraktı, kitabı arkadaki yığına koydu.
Ama bir sonraki hafta, Derin’in elinin her zaman uzandığı çeviri rafındaki romanda yeni bir not vardı ve bu not onun cevabına cevap veriyordu.
Derin kitabı tutan elinin titrediğini fark etti. Tezgâha baktı; Nevra bir haritanın yırtığını kâğıt bantla yapıştırıyordu, dudakları sıkıca kapalı.
Yazışma iki ay sürdü. Kenar boşluklarında yalnızlıktan, Kadıköy vapurunun martılarından, bir şehirde kendini saklamanın yorgunluğundan söz ettiler. Derin ilk kez kimseye anlatmadığı şeyi bir sayfanın kıyısına yazdı: “Kadınlara bakıyorum ve bu bakışın adını koymaktan korkuyorum.”
Gelen cevap kısaydı: “Adını koymak zorunda değilsin. Ama istersen perşembe, kapanıştan sonra buradayım.”
O akşam Defne’yi aradı. Defne telefonu açar açmaz bir şey sezdi. “Sesin değişmiş,” dedi. “Biri mi var?”
“Bilmiyorum. Bir el yazısı var.”
Defne’nin kahkahası telefonda çınladı. “Kırık Sayfa, değil mi? Sana söylemiştim, o kadın doğru kitabı eline tutuşturur.” Sonra sesi yumuşadı. “Git Derin. En kötü ihtimalle güzel bir kitapla dönersin.”
O iki ay boyunca her perşembe sahafa girerken Derin kalbinin hızlandığını hissetmişti. Nevra ise hep aynıydı: kitap sırtlarına eğilmiş, sakin, mesafeli. Bir keresinde Derin ona bir roman uzatırken parmakları birbirine değmiş, Nevra elini hemen çekmiş, sonra tuhaf bir telaşla fiyatı iki kez söylemişti. Derin o akşam eve yürürken sokak lambalarının altında kendi kendine gülümsediğini fark etti. Cebinde, kimseye göstermediği küçük bir zarf vardı. İçindekileri ancak perşembe gösterecekti.
Kepenk yarıya inince kim bekleyecekti?
Perşembe akşamı Kırık Sayfa’nın kepengi yarıya kadar inmişti. Sokakta kimse yoktu; yalnızca aşağıdan, denizden gelen iyot kokusu ve uzaklaşan bir motor sesi. Derin eğilip içeri girdiğinde Nevra tezgâhın arkasında, elinde bir kitap sırtıyla bekliyordu ve ilk kez ne yapacağını bilmeyen birine benziyordu.
“Notları ben yazıyordum,” dedi hızla, sanki ezberlemiş gibi. “Hangi rafa yöneldiğini biliyordum, kitapları oraya ben koydum. Bu sana tuhaf geldiyse, ürkütücü geldiyse, söylemen yeter. Bir daha tek bir satır yazmam.”
Derin cebinden zarfı çıkardı ve içindekileri tezgâha döktü: iki aydır biriktirdiği fiyat etiketleri. Her birinde aynı eğik, dikkatli el yazısı vardı.
“Üçüncü haftada anladım,” dedi. “Ben de bilerek cevap yazdım.”
Nevra etiketlere baktı, sonra Derin’e. Yüzündeki gerginlik yavaşça bir gülüşe dönüştü. “Bütün bu zaman,” dedi, “ben saklandığımı sanıyordum.”
“Fiyat etiketlerinin arkasına saklanmışsın.”
Nevra tezgâhın etrafından dolaştı, Derin’in önünde durdu, ama aradaki son adımı atmadı. Okuma lambasının ışığı yüzünün yarısındaydı. “Seni öpmek istiyorum,” dedi. “İstiyor musun?”
“Evet,” dedi Derin ve bu kelime bütün kenar notlarından daha kolay çıktı ağzından.
Öpüşleri eski kâğıt ve tutkal kokusunun içinde, rafların arasındaki dar koridorda uzadı. Nevra’nın elleri onun belinde önce temkinli, sonra cesur; Derin’in parmakları onun saçlarında, sanki bir cümlenin devamını arar gibi. Sırtı bir rafa değdi, birkaç ince kitap yere kaydı; ikisi de eğilip almadı. Her kısa duraksamada biri ötekinin gözlerine bakıyor, orada aynı sorunun aynı cevabını buluyordu.
“Kepengi tamamen indireyim mi?” diye sordu Nevra, nefes nefese.
“İndir.”
Metal bir iç çekişle yere değdi, tezgâhtaki okuma lambası söndü ve raflar, yüz yıllık sessizlikleriyle, ikisinin üstüne kapandı.
Teşekkür sayfasında kimin adı yazacaktı?
Altı ay sonra Derin’in yeni çevirisi yayımlandı. Kitabın ilk sayfasında çevirmenin teşekkür notu tek satırdan ibaretti: “Kenarlara yazana.”
Nevra kitabın bir kopyasını vitrine, şiir kitaplarının yanına koydu. Fiyat etiketine bir şey yazmadı; o kitap satılık değildi.
Akşamları, kapanıştan sonra, ikisi tezgâhın arkasında oturup yeni gelen kitapları elden geçiriyordu. Kenarlarında not bulduklarında birbirlerine sesli okuyor, o notları yazan yabancıların kimi düşündüğünü tahmin etmeye çalışıyorlardı. Derin artık hiçbir kadına, adını koymaktan korktuğu bir bakışla bakmıyordu.
Bir perşembe Defne geldi, yedi basamağı kahkahasıyla birlikte indi ve vitrindeki kitabı işaret etti. “Bu satılık değilmiş,” dedi. “Peki ya bu?” Elinde, Lavanta Apartmanı’nın posta kutusunda bulduğunu söylediği, kenarları kurşun kalem notlarla dolu eski bir nota kitabı vardı. Nevra kitabı alıp sayfaları çevirdi ve kaşları kalktı.
“Bunu bir çellist yazmış,” dedi. “Bak, her not bir tempo işaretiyle bitiyor. Adagio. Daha yavaş. Senin kahkahan gibi değil.“
Derin, Defne’nin yüzüne baktı. Yıllardır ilk kez, Defne gülmüyordu.
“Kimin yazdığını biliyor musun?” diye sordu Derin usulca.
Defne kitabı göğsüne bastırdı. “Beşinci katta bir çellist oturuyor,” dedi. “Hiç konuşmaz. Sadece gözleriyle.”
Bazı kitaplar asıl hikayelerini kenar boşluklarında saklar ve onları yalnızca cevap yazmaya cesaret eden okur bulur.
Sıradaki hikaye · Defne Arslan başka bir hikayede
Perşembe Vapurunda On Bir Aylık Mesafe
Yorumlar