sexhikayen

Sesli Sex Hikayeleri

Dinle: Hasankeyf’te Suyun Altında Kalan Şarkı

Sesli okumak için yazılmış bir öykü: Dicle'nin baraj gölünde kayık süren Serhat ile batık çarşının sesini arayan Zelal. Bazı sesler suyun değil, bir insanın içinde saklıdır.

Dinle: Hasankeyf’te Suyun Altında Kalan Şarkı
Fotoğraf: Wentai Chang / Unsplash

Dinle. Önce suyu dinle. Dicle burada artık akmıyor; duruyor, genişliyor, bekliyor. Eski Hasankeyf’in çarşısı, kemerli dükkânları, taş merdivenleri, hepsi bu durgun yeşilin altında. Yukarıda yalnızca kalenin tepesi kalmış, bir adanın sırtı gibi. Ve suyun üstünde, sabahın ilk ışığında, tek bir kayık.

Kayığı süren adamın adı Serhat. Otuz sekiz yaşında. Elleri kürek tutmaktan nasırlı, sesi az konuşmaktan kısık. Yedi yıl önce, su yükselmeden önce, eski çarşıda bir çay ocağı vardı. Şimdi turistleri kayıkla gezdiriyor, aşağıyı gösteriyor, “Burada,” diyor, “burada bir çarşı vardı.” Ve susuyor.

Kayığın burnunda oturan kadının adı Zelal. Otuz dört yaşında. Diyarbakır’da bir radyoda ses tasarımcısı. Kucağında bir kayıt cihazı, boynunda kulaklık, ayaklarının dibinde suya sarkıtılmış bir mikrofon. Zelal bir şey arıyor. Zelal, suyun altında kalan çarşının sesini arıyor.

Dinle. Zelal’in bir programı var: “Kaybolan Sesler”. Her hafta bir kayıp sesi arıyor. Kapanmış bir değirmenin taşını. Susmuş bir istasyonun anonsunu. Taşınmış bir mahallenin sabah ezanını. Kimi zaman buluyor, kimi zaman bulamıyor. Bulamadığında da bir şey kaydediyor: arayışın kendisini. Ama bu kez başka. Bu kez yalnızca bir program için gelmedi. Bu kez kendi içindeki bir sessizliği de getirdi. Kimseye söylemediği, kendine bile adını koymadığı bir sessizlik.

Suyun sesi, çarşının sesi

Dinle. Mikrofon suyun içinde. Kulaklıkta yalnızca bir uğultu var; derin, boğuk, hiçbir şeye benzemeyen bir uğultu. Zelal gözlerini kapatıyor. Bekliyor. Bir bakır çekici, bir tavla zarı, bir çay kaşığının bardağa çarpışı, bir esnafın seslenişi. Hiçbiri yok.

“Yok,” diyor Serhat. “Aradığın ses orada yok.”

“Belki,” diyor Zelal. “Belki de duymayı bilmiyorum.”

“Su bir şeyi sakladı mı, sesini de saklar,” diyor Serhat. “Ben yedi yıldır bu gölün üstündeyim. Hiçbir şey duymadım.”

Zelal başını kaldırıyor. Adamın yüzüne bakıyor. Orada bir kızgınlık yok. Bir yorgunluk var. Bir de, en dipte, söylenmemiş bir şey.

Bir gün geçiyor. İki gün. Üç. Her sabah aynı kayık, aynı mikrofon, aynı uğultu. Zelal her sabah biraz daha az konuşuyor; Serhat her sabah biraz daha çok. Kalenin hangi yamacında hangi evin olduğunu anlatıyor. Köprünün ayaklarını gösteriyor, suyun üstünde kalan iki taş dev gibi. Çarşının ortasındaki çınarı anlatıyor; altında her akşam kimlerin oturduğunu, hangi şarkıların söylendiğini.

Dinle. Kayık yeni yerleşimin kıyısına yanaşıyor. Oradan, tepenin üstünde, taşınmış türbe görünüyor; yüzyıllık taşlar numaralanıp sökülmüş, dev tekerlekli taşıyıcılarla buraya getirilmiş, yeniden dikilmiş. “Taşları taşıdılar,” diyor Serhat. “Sesleri taşıyamadılar.” Zelal bunu bir yere not etmiyor. Not etmesine gerek yok. Bu cümle artık onun da içinde.

Akşamları Zelal pansiyonun odasında o günün kayıtlarını dinliyor. Uğultu. Kürek. Bir martı değil, bir rüzgâr. Ve her kaydın bir yerinde, kendisinin hiç fark etmeden çektiği bir ses: Serhat’ın nefesi. Kürek çekerken. Susarken. Bir şey anlatmaya hazırlanırken. Zelal o nefesleri geri sarıp yeniden dinliyor. Neden dinlediğini kendine sormuyor.

Dinle. Serhat bir şarkı mırıldanıyor. Kürt dilinde, eski, yavaş bir şarkı. Kürek her vuruşta suya ritmini veriyor. Zelal kayıt cihazının düğmesine basıyor. Serhat fark ediyor, susuyor.

“Kaydetme,” diyor.

“Neden?”

“Çünkü bu şarkı benim değil. O çınarın altında söylenirdi. Bir yaşlı adam söylerdi, Abdo Amca. Su yükselmeden bir ay önce öldü. Ben yalnızca sözlerini hatırlıyorum, sesini değil.”

Zelal düğmeye bir kez daha basıyor. Kayıt duruyor. “Tamam,” diyor. “Kaydetmiyorum. Ama söylemeye devam et. Yalnızca benim için.”

Ve Serhat söylüyor. Yavaş. Kısık. Kürek suya vuruyor, şarkı suya karışıyor ve Zelal ilk kez, bu gölün üstünde, bir şey duyuyor.

Bir telefonun içindeki çarşı

Dördüncü akşam Serhat onu yeni Hasankeyf’teki evine çağırıyor. Taş yerine beton, kemer yerine düz pencereler; ama balkon göle bakıyor ve batan güneş suyun yüzünü bakır rengine boyuyor.

Serhat bir çekmeceden eski bir telefon çıkarıyor. Ekranı çatlak, şarj kablosu sarı bantla sarılmış.

“Su yükselmeden önceki son hafta,” diyor, “çay ocağının tezgâhına koydum bunu. Kayda bastım. Yedi gün boyunca açık kaldı. Sonra kapattım ve bir daha hiç açmadım. Yedi yıldır.”

Zelal telefona bakıyor. Elleri titriyor. “Neden açmadın?”

“Çünkü açarsam biteceğini biliyordum. Kapalı kaldıkça çarşı hâlâ orada. Açarsam yalnızca bir kayıt olacak.”

Dinle. Serhat telefonu ona uzatıyor. “Sen ses tasarımcısısın,” diyor. “Sen biliyorsun, bir sesi nasıl yaşatacağını. Ben bilmiyorum. Ben yalnızca saklamayı biliyorum.”

Zelal telefonu alıyor. Kablosunu kendi cihazına bağlıyor. Kulaklığın bir tekini kendi kulağına, öbür tekini Serhat’ın kulağına takıyor. Aralarında bir kablo, bir telefon ve yedi yıl.

“Hazır mısın?” diye soruyor.

Serhat bir süre susuyor. Sonra başını sallıyor. “Sen yanımdaysan hazırım.”

Zelal düğmeye basıyor.

Dinle. Bir çay kaşığı bardağa çarpıyor. Bir tavla zarı tahtaya düşüyor. Biri gülüyor, biri sesleniyor, biri “Serhat, iki çay!” diyor. Uzakta bir bakır çekici, yakında Dicle’nin akan, gerçekten akan sesi. Ve sonra, çınarın altından, yaşlı, kırık, ama dimdik bir ses: Abdo Amca’nın şarkısı.

Serhat ağlıyor. Sessizce. Zelal elini onun eline koyuyor. Kulaklığı çıkarmıyorlar. Şarkı bitene kadar, çarşı susana kadar, kayıt sona erene kadar.

Suyun üstündeki gece

Dinle. Kayıt bittiğinde balkonda yalnızca gölün sesi kalıyor. Durgun, derin, bekleyen.

“Teşekkür ederim,” diyor Serhat. Sesi kırık.

“Bana değil,” diyor Zelal. “Sana. Yedi yıl sakladığın için.”

Serhat ona dönüyor. Yüzü hâlâ ıslak. Zelal uzanıp o ıslaklığı baş parmağıyla siliyor. Serhat elini tutuyor, avucunun içini öpüyor. Bir kez. Sonra duruyor. Gözlerine bakıyor.

“Kal,” diyor. “Bu gece. İstersen.”

“İsterim,” diyor Zelal. “Ama bir şartla.”

“Söyle.”

“Bu gece hiçbir şey kaydetmeyeceğim. Bu gecenin sesi yalnızca bizim olacak.”

Dinle. Bir öpücüğün sesi. Yavaş, tereddütlü, sonra emin. Bir gömleğin düğmeleri, tek tek. Bir nefes, bir nefese karışıyor. Serhat’ın nasırlı elleri Zelal’in ensesinde, sırtında, bir kürek tutar gibi değil, suyun yüzeyine dokunur gibi. Zelal’in parmakları onun saçlarında, kulağının arkasında, bir mikrofonu ayarlar gibi değil, bir şarkıyı ezberler gibi. Balkonun kapısı açık. Göl karanlık. Ay suyun üstünde bir yol çiziyor; eski çarşının tam üstünden, kalenin dibine kadar.

Dinle. Zelal’in sesi, alçak, onun kulağının dibinde: “Böyle.” Serhat’ın sesi, daha alçak: “Böyle mi?” Bir gülüş. Bir evet. Bir evet daha, bu kez sözsüz, yalnızca bir bedenin ötekine doğru eğilişiyle. Bir şarkının nakaratı gibi, her dönüşte biraz daha derin, biraz daha sıcak. Ne acele var ne korku. Yalnızca iki insan, aynı ritimde, aynı nefeste.

Dinle. Bir kapı kapanıyor. Sonra yalnızca su.

Sabah Zelal uyandığında Serhat balkonda, elinde iki bardak çay. Zelal yanına geçiyor. Göl sabahın ilk ışığında yine yeşil, yine durgun.

“Belgeselin,” diyor Serhat. “O kaydı kullan. Hepsini. Abdo Amca’nın şarkısını da.”

“Emin misin?”

“Eminim. Çarşı yedi yıl bir telefonun içinde sustu. Artık konuşsun.”

Zelal başını onun omzuna yaslıyor. Bir süre hiçbiri konuşmuyor. Sonra Serhat o eski şarkıyı yeniden mırıldanmaya başlıyor; bu kez kısık değil, bu kez korkmadan. Zelal kayıt cihazına uzanmıyor. Gözlerini kapatıyor ve dinliyor.

Dinle. Bir süre sonra ikinci bir ses katılıyor şarkıya. İnce, çekingen, paslı. Zelal’in sesi. On yıl önce, yirmi dört yaşındayken, Ankara’da bir konser salonunun sahnesinde, kalabalık bir gecede, sesi tam ortasından kırılmış; o günden beri hiçbir şarkıya eşlik etmemiş, yalnızca başkalarının seslerini kaydetmişti. Kendi içindeki sessizlik buydu. Şimdi sözlerini bilmediği bir şarkının ezgisini, gözleri kapalı, Serhat’ın sesine yaslanarak mırıldanıyor. Serhat susmuyor. Durmuyor. Yalnızca biraz daha yavaş söylüyor, o yetişebilsin diye.

Dinle. Su bazen bir şehri saklar. Ama bir şarkıyı, onu söyleyecek biri kaldıkça, asla saklayamaz.

Bahar, Arhavi’de Hiçbir Fotoğrafa Sığmazdı Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Bahar, Arhavi’de Hiçbir Fotoğrafa Sığmazdı 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.