Sekiz Ay Sonra Dilin Ucunda Kalan İlk Tat
Melike sekiz aydır hiçbir şeyin tadını alamıyordu ve bunu herkesten saklıyordu. Sille'deki tatlıcı Emre onu tek bir kâse tuzlu muhallebiyle yakaladı.

Melike Sönmez kaşığı dudaklarına götürdü, gözlerini kapadı ve sekiz aydır her lokmada yaptığı gibi yalan söyledi. “Muhteşem,” dedi. “Tarçın tam kıvamında. Şekerini de kısmışsınız, çok iyi olmuş.”
Tezgâhın arkasında Emre Kaya kollarını kavuşturdu, uzun süre ona baktı. Otuz beş yaşındaydı; Sille’nin taş evlerinden birinin alt katında, büyükannesinden kalma tariflerle küçük bir tatlı dükkânı işletiyordu. Sille ekmeğinin hamurundan yapılmış ince yufkalar, pekmezli helvalar, gül suyuyla kokulandırılmış muhallebiler. Melike ise otuz üç yaşındaydı, mutfak kitapları çeviren bir çevirmendi ve bu dükkânın tarif defterini İngilizceye çevirmek için Konya’ya gelmişti.
“Şekerini kısmadım,” dedi Emre sakin bir sesle. “Hiç koymadım. Tarçın da yok. O kâsede tuz var, Melike Hanım. Bir tutam deniz tuzu ve soğuk süt.”
Tadını alamayan biri tarifleri nasıl çevirir?
Melike’nin elindeki kaşık tabağa düştü. Dükkânın içinde, taş duvarların serinliğinde, bir süre yalnızca dışarıdan, Sille çayının kuru yatağından gelen rüzgârın sesi duyuldu.
“Ne zamandan beri?” diye sordu Emre.
“Sekiz ay,” dedi Melike. Sesi ince, kırılgandı. “Bir hastalık geçirdim. Ateş düştü, öksürük geçti, tat ve koku gelmedi. Doktorlar dönebilir diyor, bazılarında dönüyormuş. Bende dönmedi.” Gözlerini tabağa dikti. “Yayınevine söyleyemedim. Mutfak kitabı çeviren bir çevirmenin dili tatmıyorsa kimse ona kitap vermez. Ben de ezberledim. Tarçın sıcak, karanfil keskin, gül suyu çiçek. Kelimeleri biliyorum. Tatları hatırlamıyorum.”
Emre tezgâhın arkasından çıktı, onun karşısına oturdu. Önce bir şey söylemedi. Sonra masanın üstündeki tuzlu muhallebiyi kenara itti ve kalktı. “Bekle,” dedi.
Döndüğünde elinde küçük bir tepsi vardı. Üstünde beş ayrı kâse: bir parça kırılmış buz, ılık bir pekmez, sıcak bir sütlaç, köpüklü bir ayran, bir de üstüne pudra şekeri serpilmiş çıtır bir yufka parçası.
“Tat yoksa doku var,” dedi Emre. “Sıcaklık var, soğukluk var, çıtırlık var, yumuşaklık var. Dil yalnızca tatmaz, Melike. Hisseder. Benim büyükannem yaşlanınca tadını kaybetmişti; son yıllarında helvaları sesinden yapardı. Kavrulan unun sesinden.” Tepsiyi ona doğru itti. “Gözlerini kapa. Bana ne hissettiğini söyle. Tadını değil. Hissini.”
Melike gözlerini kapadı. Emre kaşığı onun eline verdi, sonra onun bileğini tutup ilk kâseye yönlendirdi. Buz. Dilinin üstünde keskin bir soğuk, dişlerinin arasında bir çatırtı, sonra yavaşça eriyen, boğazından süzülen bir serinlik. “Bir kış sabahı,” dedi Melike, kendini şaşırarak. “Pencereyi açınca yüze vuran hava.”
“Devam,” dedi Emre. Sesi yakındı.
Pekmez: ağır, yapışkan, dilin üstünde yavaşça yayılan bir ılıklık. Sütlaç: sıcak ve kaygan, ağzın her köşesini dolduran bir yumuşaklık. Ayran: köpüğün dudaklarda bıraktığı o hafif gıdıklanma. Yufka: dişlerin arasında kırılan ince, kuru bir ses. Melike her birinde bir cümle kurdu, her cümlede biraz daha güldü. Gözlerini açtığında Emre ona bakıyordu; dirseklerini masaya dayamış, çenesini avuçlarına koymuş, sanki dünyanın en ilginç tarifini dinliyormuş gibi.
“Sekiz aydır kimse bana bir şeyin nasıl olduğunu sormadı,” dedi Melike. “Hep tadını sordular.”
Dudaklar neyi hatırlar?
Ertesi hafta her öğleden sonra dükkân kapandıktan sonra çalıştılar. Melike tarif defterini çeviriyor, Emre her tarifi onun önünde yeniden yapıyordu; ama artık ölçülerle değil, dokularla anlatıyordu. “Bu helva ilk lokmada kumlu, sonra kadife olur.” “Bu şerbet dilin ucunda incedir, damağa çarpınca kalınlaşır.” Melike yazıyordu ve İngilizce cümleleri, sekiz aydır ilk kez, ezbere değil yaşanmış gibi akıyordu.
Arada bir yayınevinden editörü arıyordu; Melike telefonu açıp “Çok iyi gidiyor, tatlar inanılmaz,” diyordu ve ilk kez bu cümle tam bir yalan sayılmıyordu. Emre bir keresinde onu tezgâhın başına çağırıp kavrulan unun sesini dinletti. “Şimdi kum,” dedi, tahta kaşığı tavada çevirirken. “Şimdi ipek. Duyuyor musun farkı?” Melike duyuyordu. Hışırtının yavaş yavaş yumuşayıp bir fısıltıya dönüşmesini, tavadan yükselen sıcağın yüzüne vuruşunu, Emre’nin kolundaki kasların her çevirişte gerilip gevşeyişini. Hangisini daha dikkatle dinlediğini kendine itiraf etmedi.
Akşamları Sille’nin dar sokaklarında yürüyorlardı. Emre ona taş evlerin kapı tokmaklarını dokunarak tanıtıyordu; biri soğuk ve pürüzsüz, biri pas tutmuş, biri güneşte ısınmış. Melike her tokmağa avucunu koyuyor, Emre de onun avucunu izliyordu.
Bir akşam, son tarifi de bitirdiklerinde, Emre bir kavanoz açtı. “Bunu kimseye satmam,” dedi. “Büyükannemin gül reçeli. Sille’nin yukarısındaki bahçeden, sabah çiyi kurumadan toplanmış güllerle.”
Bir kaşık uzattı. Melike almak için elini kaldırdı ama Emre kaşığı kendi dudaklarına götürdü, reçeli tattı, sonra durdu. Kaşığı masaya bıraktı.
“Bir şey denemek istiyorum,” dedi, sesi alçalarak. “Ama yalnızca sen de istersen. Hayır dersen, reçeli kavanoza geri koyar, seni pansiyona kadar yürütürüm ve yarın hiçbir şey olmamış gibi çeviriye devam ederiz.”
Melike’nin kalbi göğsünde ağır ağır, bir hamur yoğrulur gibi döndü. “Ne denemek istiyorsun?”
“Tadını sana anlatmak. Kelimesiz.”
Melike masanın üstünden eğildi. Önce yalnızca alnı onun alnına değdi; sonra burnu burnuna; sonra, dünyanın en yavaş anında, dudakları onun dudaklarına. Gül reçelinin tadını alamadı. Ama ılıklığını aldı, yumuşaklığını aldı, Emre’nin nefesinin titreyişini aldı. Dudaklarının üstünde ince, yapışkan bir tatlılık bıraktı; Melike onu dilinin ucuyla buldu ve Emre’nin ağzından boğuk bir ses çıktı.
“Bu evet mi?” diye fısıldadı Emre.
“Bu,” dedi Melike, “sekiz aydır hissettiğim en net şey. Evet.”
İlk dönen tat
Dükkânın üstündeki küçük oda, taş merdivenle çıkılan, penceresi Sille’nin kubbeli eski kilisesine bakan bir odaydı. Emre ışığı yakmadı; dışarıdaki sokak lambası yeterliydi. Melike onu yatağın kenarına oturttu ve bu sefer o anlattı. Kelimesiz.
Dudakları onun boynunda, şakağında, kulağının arkasında bir tarif yazar gibi gezindi; her yerde başka bir doku, başka bir sıcaklık buldu. Emre’nin teni bileklerinde serin, köprücük kemiğinin çukurunda ılık, göğsünde sıcaktı. Melike hepsini, yıllardır ezberlediği kelimelerle değil, ağzının bütün hafızasıyla öğrendi. Emre onun saçlarına gömdüğü parmaklarıyla, nefesiyle, arada bir fısıldadığı adıyla karşılık verdi; bir an durup “İyi misin?” diye sordu, Melike “Durma,” dedi.
Sonra Emre onu yatağa uzattı ve aynı sabırla, aynı merakla, onun bedenini dudaklarıyla tanımaya başladı; omzundan aşağı, sanki her santimde ayrı bir tat arıyormuş gibi, aceleye hiç yer bırakmadan. Melike gözlerini kapadı. Dili tatmıyordu belki ama teni, ömründe hiç olmadığı kadar uyanıktı; her öpücük ayrı bir sıcaklık, ayrı bir ürperti, ayrı bir söz. Bir ara Emre başını kaldırdı, gözlerinin içine baktı, onun başını sallamasını bekledi. Melike başını salladı, nefesi kesik, parmakları çarşafı kavramış. Sokak lambası titredi, sonra sabaha kadar yeniden yanmadı.
Sabah Melike önce ışıktan uyandı, sonra bir şeyden. Emre yanında uzanmış, yarı uyanık, gözleri kapalı gülümsüyordu; kolu onun beline atılmış, alnında ince bir ter. “Günaydın,” diye mırıldandı. Melike eğilip onun omzunu öptü, dudaklarını orada tuttu.
Ve durdu.
Dilinin ucunda bir şey vardı. Küçük, keskin, neredeyse unutulmuş bir şey. Bir daha öptü, emin olmak için. Gözleri doldu.
“Emre,” dedi, onu omzundan tutarak. “Emre, bak bana.”
Emre gözlerini açtı, telaşla doğruldu. “Ne oldu? İyi misin?”
Melike güldü, ağladı, aynı anda. “Tuz,” dedi. “Teninde tuz var. Tadını aldım. Sekiz ay sonra ilk kez bir şeyin tadını aldım.”
Emre bir süre konuşamadı. Gözlerinde önce inanmazlık, sonra bir şefin, yıllarca uğraştığı bir tarifin sonunda tuttuğunu gördüğü o sessiz, derin sevinci belirdi.
Hiçbir şey söylemeden onu kendine çekti, yüzünü saçlarına gömdü, uzun süre öyle kaldı. Aşağıda, dükkânın vitrininde dünden kalan gül reçeli kavanozu güneşte parlıyordu.
Öğlene doğru ikinci tat geldi: Emre’nin aşağıda demlediği çayın acısı. Akşamüstü üçüncüsü: gül reçelinin, kavanozun dibinde kalmış son kaşığının tatlılığı. Melike her birinde Emre’nin elini sıktı, Emre de her birini, bir tarif defterine yazar gibi, onun bileğinin iç tarafına bir öpücükle not etti.
Melike çevirisini üç hafta sonra teslim etti. Kitabın son sayfasına, yayınevinin itirazına rağmen, kendi el yazısıyla tek bir not ekledi: Bazı tarifler ölçüyle değil, dudakla öğrenilir. İlki her zaman tuzdur; ondan sonra gelen her şey tatlı.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Sille 1911: Karamanlıca Yazılmış Bir Davet
Yorumlar