sexhikayen

Ev Arkadaşı Sex Hikayeleri

Cihangir’de Buzdolabına Yazılan Yedinci Kural

Melis gündüz, Atlas gece çalışıyor; aralarındaki tek sohbet buzdolabındaki mor notlar. Yedinci kural açık: Birbirimize âşık olmak yasak.

Cihangir'de Buzdolabına Yazılan Yedinci Kural
Fotoğraf: Kelly Sikkema / Unsplash

Melis, yeni ev arkadaşının yüzünü üç haftadır hiç görmemişti; ama sabah dörtte duş alırken hangi şarkıyı mırıldandığını, yastığına hangi tarafından yattığını ve ekmeği nasıl kokladığını biliyordu. Yirmi sekiz yaşındaydı, Cihangir’deki iki odalı dairenin kirasını tek başına ödemekten yorulduğu için ilan vermişti ve ilk şartı netti: “Birbirimize karışmayalım.” Atlas Güney bu şartı fazlasıyla yerine getirmişti. Çünkü Atlas geceleri çalışıyordu, Melis gündüzleri.

Buzdolabının kapağı, aralarındaki tek sohbetti.

İlk gün Melis, mor bir yapışkan nota kendi el yazısıyla yedi kural yazıp mıknatısla tutturmuştu. Bulaşık beklemesin. Banyo sırası sabah yedide bende. Misafir haber verilerek gelir. Ortak alana çıplak ayakla girilmez, çünkü parke yeni. Müzik kulaklıkla. Faturalar ayın beşinde. Ve en alta, bir şaka olarak, yarı utanarak eklediği yedinci kural: “Birbirimize âşık olmak kesinlikle yasak.”

Ertesi sabah notun altında, kurşun kalemle, eğik ve iri bir el yazısıyla tek bir cümle vardı: “Yedinci kurala uyması en kolay kural gibi duruyor, çünkü seni hiç görmeyeceğim. Ama kabul. — A.”

Hiç görmediğin birine nasıl bu kadar alışırsın?

Atlas, Karaköy’deki küçük bir ekşi maya fırınında gece ustasıydı. Bunu Melis ev sahibesi Nermin Hanım’dan öğrenmişti, bir de mutfaktan: Her sabah tezgâhın üstünde, kâğıda sarılı, hâlâ ılık bir somun ya da tarçınlı bir çörek buluyordu. Yanında her seferinde aynı mor yapışkan notlardan biri olurdu. “Bugünkü ilk denememdi, kabuğu fazla koyu. Yine de ye.” Ya da: “Kakule koydum. Sevmezsen söyle, bir daha koymam.”

Melis sevmişti. Kakuleyi, notları, kapının altından sızan sabah dördün buğusunu, duştan sonra koridorda kalan sedir sabunu kokusunu. Kendi notlarını yazmaya başlamıştı karşılık olarak. Grafik tasarımcıydı; notlarının köşesine küçük çizimler yapıyordu. Bir ekmek dilimi, gülümseyen bir kruvasan, bir gece yarısı ayı.

“Kakule harika. Ama tarçınlıyı daha çok sevdim. Bu arada banyoda hep aynı şarkıyı mırıldanıyorsun, ince duvarlar. Hangi şarkı o?”

Ertesi sabah: “Ajda Pekkan, ‘Bir Günah Gibi.’ Annem hamur yoğururken söylerdi. Utandım şimdi. — A.”

“Utanma. Sesin güzel. Ama yanlış yerinden başlıyorsun nakarata.”

“Bir gün doğrusunu söylersin bana. — A.”

Üçüncü haftanın sonunda Melis, sabah yedide uyanmadan önce, saat dörtte, Atlas’ın kapıyı açma sesini duymak için kendiliğinden uyanmaya başladığını fark etti. Yatağında hareketsiz yatıyor, onun ayakkabılarını çıkarışını, mutfakta su içişini, banyo kapısını hafifçe kapatışını dinliyordu. Sonra duş. Sonra mırıltı. Sonra sessizlik. Ve Melis, ancak o zaman yeniden uyuyabiliyordu.

Bir sabah, kural ihlali yapmış gibi bir suçlulukla, onun odasının aralık kalmış kapısından içeri baktı. Hiçbir şeye dokunmadı. Yalnızca baktı: dağınık olmayan ama yaşanmış bir yatak, pencerenin önünde kabaran bir maya kavanozu, yerde açık duran bir yemek kitabı. Duvarda, bir şey asılıydı ama ışık yetersizdi; ne olduğunu seçemedi. Kapıyı tam bıraktığı açıklıkta bırakıp geri çekildi ve o gün, buzdolabına not yazmaya cesaret edemedi.

Ertesi sabah tezgâhta bir çörek ve tek kelimelik bir not vardı: “Özledim.” Notunu mu, onu mu, Melis soramadı.

Bir gece, en yakın arkadaşı Peri’ye telefonda itiraf etti. “Adamın yüzünü bile bilmiyorum. Ama sabun kokusunu bilsem, tanırım.”

Peri güldü, kahkahası telefonun hoparlöründen taştı. “Kızım, sen yedinci kuralı çoktan çiğnemişsin. Sadece haberin yok.”

Elektrik kesildiğinde kim kimin kapısını çalar?

O gece, salı gecesi, Cihangir’in yarısında elektrikler kesildi. Melis saat birde, karanlıkta, bir proje teslimine yetişmeye çalışırken laptopunun şarjı yüzde üçe düştü ve ekran söndü. Bir süre kanepede, sokağın kör karanlığına bakarak oturdu. Aşağıda bir köpek havladı, bir pencereden mum ışığı titredi, uzaktan bir jeneratörün homurtusu geldi.

Sonra kapı açıldı.

Atlas’ın her zamankinden üç saat erken döndüğünü anlaması bir saniye sürdü. Fırının da elektriği gitmiş olmalıydı. Karanlıkta ayak sesleri koridorda durdu.

“Melis?” Ses, yabancıydı ama tanıdıktı da; banyodaki mırıltının konuşan hali. Derin, biraz kısık, gece boyu fırının sıcağında kalmış gibi. “Evde misin? Korkutmak istemedim.”

“Salondayım,” dedi Melis. Sesinin titrediğini duydu. “Korkmadım.”

Bir çakmak sesi. Küçük bir alev. Atlas mutfaktan, Melis’in dekor olsun diye tezgâha koyduğu kalın beyaz mumu yakıp getirdi. Ve ışık yüzüne vurdu.

Melis, onu hayal ettiği gibi değildi diye düşünmeyi beklemişti. Ama tam da hayal ettiği gibiydi; daha da fazlası. Otuz bir yaşında, kirli sakallı, alnına un bulaşmış, kolları fırının sıcağından hafifçe kızarmış bir adam. Gözleri koyu, şaşkın ve biraz da utangaçtı.

“Merhaba,” dedi Atlas, mumu sehpaya bırakırken. “Ben… ekmek adamım.”

Melis kahkahayı bastı. Kendini tutamadı; üç haftalık gerginlik bir kahkahayla dağıldı. Atlas da güldü, sonra karşısındaki koltuğa, temkinli bir mesafeyle oturdu.

“Alnında un var,” dedi Melis.

“Her zaman var. Fark etmiyorum artık.”

“Bir de… notlarında yazdığından daha uzunsun.”

“Notlarda boyumu hiç yazmadım.”

“El yazından tahmin etmiştim. Daha kısa bir adam tahmin etmiştim.” Melis yüzünün kızardığını mum ışığının gizlediğine şükretti. “Bu çok saçma bir cümleydi.”

“Hayır,” dedi Atlas, gülümseyerek. “Üç haftadır duyduğum en güzel saçma cümleydi.”

Bir mum söner ve bir kural nasıl esner?

Sabaha kadar konuştular. Atlas mutfaktan, fırından getirdiği bir torba dünkü simidi ve bir kavanoz incir reçelini çıkardı. Melis, buzdolabındaki son iki soğuk birayı. Mum, sehpanın üstünde yavaşça kısaldı. Atlas, Adana’da annesinin fırınında büyüdüğünü, İstanbul’a bir aşk için geldiğini, aşkın gidip İstanbul’un kaldığını anlattı. Melis, Eskişehir’den üniversite için geldiğini, ilk ajansta patronunun onun tasarımlarını kendi adıyla sunduğunu, şimdi serbest çalıştığını.

“Neden yedinci kuralı yazdın?” diye sordu Atlas sonunda. Sesi alçaktı, mumun titreyen alevi kadar dikkatli.

Melis bira şişesinin etiketini tırnağıyla kazıdı. “Son ev arkadaşımla olan bir şey yüzünden. Altı ay. Sonra ayrıldık ve aynı evde üç ay daha yaşamak zorunda kaldık. Cehennemdi.”

“Anlıyorum.”

“Ama şaka gibi yazmıştım. Yani, yarı şaka.”

“Hangi yarısı şaka?”

Melis başını kaldırdı. Atlas ona bakıyordu; ne yaklaşıyor ne uzaklaşıyordu. Aralarındaki sehpa birden çok dar, ama aynı zamanda aşılmaz görünüyordu.

“Bilmiyorum,” dedi Melis dürüstçe. “Şu an bilmiyorum.”

Atlas başını salladı. Sonra yavaşça uzanıp, Melis’in yanağına düşmüş bir simit susamını parmak ucuyla aldı. Dokunuş bir saniye sürdü; nasırlı, sıcak, unlu bir parmak ucu. Melis nefesini tuttu.

“Bunu yapmamalıydım,” dedi Atlas, elini çekerek. “Özür dilerim.”

“Dileme,” dedi Melis, sesi neredeyse fısıltı. “Ben… bir kez daha yapmanı isterdim. Ama henüz değil. Bu gece değil. Bu bir hayır değil, Atlas. Bir ‘biraz bekle.'”

Atlas’ın yüzüne yavaş, sıcak bir gülümseme yayıldı. “Ben bir fırıncıyım, Melis. Beklemek benim işim. Hamur bile kendi zamanında kabarır.”

Mum, o cümlenin hemen ardından sönüverdi. Fitil, kendi erimiş mumunda boğulmuştu. Karanlıkta ikisi de bir süre kıpırdamadı; yalnızca nefesleri ve uzaktaki jeneratörün homurtusu. Melis, Atlas’ın elinin sehpanın kenarında, kendi elinin bir parmak ötesinde durduğunu hissetti. Hiçbiri o son parmağı aşmadı.

“Atlas,” dedi Melis karanlığa.

“Buradayım.”

“Bir sonraki çöreğe kakule de koy. Tarçınla birlikte.”

Karanlıkta onun güldüğünü duydu; alçak, sıcak, fırının ağzı gibi bir gülüş. “Emrin olur,” dedi Atlas. “Ama bunu bir nota yazman lazım. Yoksa unuturum.”

“Unutmazsın.”

“Haklısın,” dedi Atlas, sesi birden yumuşayarak. “Senin söylediğin hiçbir şeyi unutmuyorum.”

Elektrikler sabah altıda geldi. Buzdolabı homurdanarak uyandı. Melis kanepede, üstüne bir battaniye örtülmüş halde uyandığında Atlas odasındaydı, kapısı kapalı.

Mutfağa gitti. Tezgâhın üstünde, kâğıda sarılı ılık bir tarçınlı çörek vardı. Ve buzdolabının kapağında, mor notların arasında yeni bir tane.

“Yedinci kuralı ben iptal ediyorum. Sen de edersen, bir gece kapımı çal. Çalmazsan bir daha hiç sormam ve sana her sabah ekmek bırakmaya devam ederim. Söz. — A.”

Melis notu buzdolabından aldı, avucunda tuttu. Kâğıt hâlâ biraz unluydu. Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda ev sahibesi Nermin Hanım’ın adı yazıyordu ve mesaj, iki kelimeden ibaretti: “Acil konuşmamız lazım.”

Menüde Adımı Taşıyan Tatlı ve Bir Fransız Şef Sıradaki hikaye · Melis Karaca başka bir hikayede Menüde Adımı Taşıyan Tatlı ve Bir Fransız Şef 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.