Pokut Yaylasında Dolunay Gecesi Gelen Misafir
İlke, Pokut yaylasında kurt efsaneleri topluyor. Arıcı Yaman ona dolunayda dışarı çıkmamasını söyler. İlke çıkar; ve sisin içinde amber gözler görür.

Arıcı, bana dolunay gecesi kulübeden çıkmamamı söylediğinde, gözlerinin rengi bir anlığına bal sarısından amber turuncusuna döndü. Yirmi altı yaşındaki bir fotoğrafçı olarak ışığın oyunlarını tanırdım; bunun bir ışık oyunu olmadığını da biliyordum.
Rize’nin Çamlıhemşin tarafında, Pokut yaylasındaydım. Ahşap evler, sisin içinde yüzen kayıklar gibi yamaçlara serpilmiş; aşağıda Fırtına Deresi’nin uğultusu, yukarıda kayın ormanlarının karanlık kenarı. Üç haftadır burada, eski bir yayla evinde kalıyor, yaşlı yaylacılardan kurt efsaneleri topluyordum. Projenin adı basitti: Kurtbaşı. Karadeniz’in son kurt adam hikâyeleri.
Yaylada bir tek o yıl boyu kalıyordu: Yaman Karahan, otuz iki yaşında, ormanın kenarında, kendi yaptığı kütük kovanlarla kara arı yetiştiren bir adam. Uzun boylu, omuzları geniş, saçları koyu ve dağınık. Kimseyle fazla konuşmaz, ama her sabah evimin önüne bir kavanoz petek bal bırakırdı.
“Neden dışarı çıkmamalıyım?” diye sordum ona, ilk kez gerçekten konuştuğumuz o öğleden sonra.
“Sis,” dedi. “Dolunayda yayla sisi farklı olur. Yolunu kaybedersin.”
“Ben yolumu kaybetmem.”
Yaman bana uzun uzun baktı. “Herkes öyle der,” dedi, ve döndü gitti.
Ertesi sabah onu kovanların başında buldum. Gömleğini çıkarmış, çıplak kollarıyla petekleri kaldırıyor, arılar omuzlarında, boynunda, bileklerinde dolaşıyordu ve hiçbiri onu sokmuyordu. Güneş sırtının terine vuruyor, bal ve balmumu kokusu havayı ağırlaştırıyordu. Makinemi kaldırdım, sonra indirdim. Bazı şeyleri fotoğraflamak, onlara izinsiz dokunmak gibiydi.
“Çekebilirsin,” dedi, arkasını dönmeden. “Ama arılar flaştan hoşlanmaz.”
“Flaş kullanmam,” dedim. “Doğal ışık.”
“Biliyorum.” Döndü; bir arı dudağının kenarında yürüyordu, umursamadı. “Üç haftadır seni izliyorum. Hep sabah ışığında çekiyorsun. Bir de gece.”
“Beni izliyor musun?”
“Yaylada herkesi izlerim,” dedi, ve petek çerçevesini kovana geri koydu. “Bu benim işim.”
“Arıcılık mı?”
Gülümsedi; ilk kez. “Ona da diyebilirsin.”
Hatice Nine neden kapıyı üç kez kilitliyordu?
Komşum Hatice Nine, yetmiş sekiz yaşında, yaylanın en yaşlı kadınıydı; ama yamacı benden hızlı tırmanırdı. Sobasının başında, mısır ekmeğinin ve kaynayan karalahananın kokusunda, bana yaylanın kurtlarını anlatırdı.
“Eskiden derlerdi ki,” dedi o akşam, tespihini çekerken, “bu dağda bir soy var. Dolunayda insanlıktan çıkar, kurt olur. Ama kimseye zarar vermez. Yayla halkını korur. Koyunu, kuzuyu, yolunu kaybedeni.” Gülümsedi; dişleri azdı ama gözleri keskindi. “Ama bir de şu derlerdi: O soydan biri aşık olursa, sevdiği kişiyi kendi elinden bile korur.”
“Siz inanıyor musunuz buna, nine?”
Nine cevap vermedi. “Yaman da o soydan mı?” diye sordum, kendimi tutamayarak.
Hatice Nine’nin tespihi durdu. “Yaman iyi çocuktur,” dedi. “Babası da iyiydi. Dedesi de. Hepsi bu dağda yaşadı, bu dağda öldü. Hiçbiri kimseyi incitmedi.” Bana dikkatle baktı. “Sen ona bakıyorsun kızım. Gördüm.”
Yüzüm yandı. “Sadece fotoğrafçı gözüyle.”
“Tabii,” dedi nine, ve gülümsemesi hiç inanmadığını söylüyordu.
Sonra başka bir şey demeden kalktı, kapıyı kilitledi. Bir kez. İki kez. Üç kez.
“Yarın dolunay,” dedi. “Sen de kilitle kızım. Üç kez.”
O gece eve döndüğümde kapıyı kilitlemedim. Fotoğraf makinemi, eski bir Pentax’ı, içine yüksek hızlı siyah beyaz bir film taktım ve tripodumu hazırladım. Ertesi gece, dolunayın sisi aydınlattığı o anı çekecektim. Ne olursa olsun.
Sisin içinden çıkan gözler kime aitti?
Dolunay kayın ağaçlarının arkasından yükseldiğinde yayla beyaz bir denize dönmüştü. Sis o kadar yoğundu ki elimi uzattığımda parmak uçlarımı göremiyordum. Ama ay ışığı sisin içinde tuhaf bir şekilde dağılıyor, her şeyi gümüş bir parlaklıkla sarıyordu. Islak çimen, çam reçinesi ve uzaktan gelen dere sesi.
Tripodu evin arkasındaki taş duvara kurdum, deklanşörü uzun pozlamaya ayarladım. Bir kare. İki kare. Sonra bir ses duydum.
Bir nefes. Ağır, derin, çok yakın.
Döndüm. Sisin içinde, beş metre ötede, iki amber nokta parlıyordu. Sonra şekil belirdi: kocaman bir kurt, omuz yüksekliği neredeyse belime kadar, tüyleri koyu gri, ay ışığında gümüşlenen bir yele. Kıpırdamadan bana bakıyordu.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Ama kaçmadım. Ellerim titreyerek makineyi tripoddan aldım, kurda çevirdim ve deklanşöre bastım.
Kurt bir adım attı. Sonra başını eğdi, neredeyse bir selam gibi, ve döndü. Birkaç adım yürüdü, durdu, bana baktı. Sanki beni çağırıyordu.
Takip ettim.
Aklımın bir köşesi bana bağırıyordu: dur, geri dön, kapıyı üç kez kilitle. Ama bedenim başka bir şey söylüyordu. Kurdun yürüyüşünde bir sabır vardı, ben yetişemediğimde duruyor, başını çevirip bekliyordu. Bir keresinde ayağım kaygan bir taşa bastı, düşmek üzereydim; kurt bir anda yanımdaydı, iri, sıcak gövdesini bacağıma dayadı ve dengemi buldum. Tüyleri ıslak ve yumuşaktı, kayın yaprağı ve yağmur kokuyordu. O sıcaklık bana tanıdık geldi; nereden, bilemedim.
Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum. Sis o kadar yoğundu ki tek gördüğüm, önümde gümüş bir gölge gibi süzülen kurttu. Sonra birden ayaklarımın altında ahşap hissettim; kendi evimin merdiveniydi. Ben yolumu çoktan kaybetmiştim, ve o beni eve geri getirmişti.
Döndüğümde kurt gitmişti. Sadece sisin içinde, ormanın kenarına doğru uzaklaşan bir uluma.
Yaman’ın kolundaki çizik nereden geliyordu?
Ertesi sabah, kapımın önündeki bal kavanozunun yanında Yaman oturuyordu. Yüzü yorgun, gözlerinin altı mor. Sağ kolunda, bileğinden dirseğine kadar uzanan taze bir çizik vardı.
“Dışarı çıktın,” dedi. Soru değildi.
“Çıktım.” Yanına oturdum, merdivene. “Kolun ne oldu?”
“Dikenli tel,” dedi. “Ormanın kenarında.”
“Yalan söylüyorsun.”
Yaman yüzünü bana çevirdi. Gözleri yine bal sarısıydı. “Evet,” dedi sakin bir sesle. “Söylüyorum.”
Bir an ikimiz de sustuk. Sisin artıkları vadide dağılıyor, güneş yamaçlara ilk ışığını vuruyordu. Kovanlardan arıların vızıltısı geliyordu.
“Beni dün gece eve getiren sendin,” dedim alçak sesle.
Yaman bir şey söylemedi. Ama eli, merdivenin üstünde, benim elimin yanına kaydı. Parmaklarının ucu parmaklarıma değdi. Sıcaktı; insan sıcaklığından fazla, ateşli birinin teni gibi.
“Korkmuyor musun?” diye sordu.
“Korkuyorum,” dedim. “Ama senden değil.”
Yaman elimi tuttu. Başparmağı bileğimin içinde, nabzımın attığı yerde durdu, sanki onu dinliyordu. Ben de onun bileğine dokundum; nabzı benimkinden hızlıydı.
“İlke,” dedi, adımı ilk kez söyleyerek. “Bunu yapmamalıyız.”
“Neyi?”
Cevap vermedi. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, durdu. Dudaklarımızın arasında bir nefeslik boşluk kaldı. Bal, kayın odunu dumanı ve yağmurdan sonraki toprak kokusu.
“Seni öpebilir miyim?” diye fısıldadı. “Sadece bir kere. Sonra kararını ver.”
“Öp,” dedim.
Öptü. Dudakları sıcak ve aç, ama dikkatli; sanki içindeki bir şeyi sıkıca zapt ediyordu. Ellerim onun ensesine gitti, saçlarına karıştı; Yaman’ın göğsünden derin, neredeyse bir hırıltı gibi bir ses yükseldi ve geri çekildi.
Alnını alnıma dayadı, gözlerini kapattı. “Dolunay henüz bitmedi,” dedi. “Üç gece daha. Üç gece sonra gel. O zaman sana her şeyi anlatırım. Ve o zaman, istersen, kalırım.”
“Neden üç gece?” dedim. “Neden şimdi değil?”
“Çünkü şimdi sana doğruyu söylesem, bana inanırsın ama karar veremezsin. Üç gece sonra, aklın başındayken karar ver. Başka türlüsü bana yakışmaz.”
“Ya o zamana kadar dayanamazsam?”
Yaman güldü, kısık ve acılı. “Benim için de aynısı geçerli.”
Kalktı, ormanın kenarına doğru yürüdü. Bir kez döndü, bana baktı, sonra kayınların arasında kayboldu.
O öğleden sonra, Hatice Nine’nin ahırının bir köşesinde kurduğum karanlık odada filmi banyo ettim. Kırmızı ışığın altında, kimyasalların keskin, ekşi kokusunda, kareler bir bir belirdi. Sis. Ay. Taş duvar.
Ve sonra kurt. Amber gözleri filmin gümüşünde bile parlıyordu, başı hafifçe eğik, tam selam verdiği an.
Ama fotoğrafı ışığa tuttuğumda nefesim kesildi. Kurdun arkasında, sisin içinde, ormanın kenarında, ikinci bir çift göz vardı. Daha küçük. Daha yaşlı. Ve doğrudan objektife bakıyordu.
Ahırın kapısı arkamda gıcırdadı. Döndüm. Hatice Nine eşikte duruyordu, elinde bir bardak çay.
“Banyo ettin mi kızım?” dedi yumuşak bir sesle. “Göster bakalım, nasıl çıkmışım?”
Sıradaki hikaye · İlke Moran başka bir hikayede
Ayder’de Fırtınaya Kalan İki Eski Sevgili
Yorumlar