sexhikayen

Kurt Adam Sex Hikayeleri

Munzur’da Dolunay Sabahı Adını Seslenen Haritacı

Ferhat, Zelal'e tanıştıkları ilk gün kurt adam olduğunu söyler. Ondan istediği tek şey, dolunaydan sonraki sabah kulenin balkonundan adını seslenmesidir.

Munzur’da Dolunay Sabahı Adını Seslenen Haritacı
Fotoğraf: Elena Malinina / Unsplash

“Ben kurt adamım,” dedi Ferhat, Zelal’in elini sıkarken. “Bunu baştan söylüyorum, çünkü bu kulede bir hafta kalacaksan ayın on dördünde ne olacağını bilmen gerek.”

Zelal güldü. Otuz beş yaşındaydı, harita mühendisiydi ve Munzur Vadisi’nin Ovacık tarafında, milli parkın sınırlarını yeniden ölçmek için bir haftalığına gönderilmişti. Uçurduğu insansız hava aracıyla vadiyi karış karış görüntüleyecek, akşamları sırttaki yangın gözetleme kulesinin bekçi odasında konaklayacaktı. Bekçinin tuhaf biri olduğunu söylemişlerdi. Bu kadar tuhaf olduğunu söylememişlerdi.

Ferhat kırk yaşındaydı. Uzun boylu, omuzları geniş, saçları ensesinde gümüşe çalan siyah bir adamdı. Gözleri, ışık belli bir açıyla düştüğünde, kehribar rengine dönüyordu. On iki yıldır bu kuledeydi; yazları ormanı yangına karşı gözlüyor, kışları kar altında kalan kulübesinde odun kırıyordu. Zelal’in kahkahasına alınmadı. Yalnızca başını salladı ve bir çaydanlığı ocağa koydu.

Kulenin defteri

İlk üç gün Zelal işine gömüldü. Sabahları erkenden vadiye iniyor, Munzur’un buz gibi suyunun kenarında aracını havalandırıyor, öğleden sonraları ölçüm noktalarını dolaşıyordu. Akşamları kuleye döndüğünde Ferhat yemeği hazırlamış olurdu: kuru fasulye, közde patates, ormandan topladığı mantarlarla bir yahni. Konuşmaları tuhaf bir rahatlıkla akıyordu. Ferhat ona dağın yamaçlarındaki eski yolları, kar kalkınca ortaya çıkan pınarları anlatıyor, Zelal de ona haritaların aslında birer yalan olduğunu, dünyayı düz bir kâğıda sığdırmanın imkânsız olduğunu.

Bazı şeyler ise açıklanamıyordu. Ferhat yağmuru saatler önceden haber veriyordu; gökyüzü masmavi iken “İkide başlar,” diyor, saat ikide ilk damlalar kulenin camına vuruyordu. Zelal bir akşam vadiden dönerken, kuleye daha yarım kilometre varken, Ferhat’ın balkondan ona el salladığını gördü; oysa ayak sesi duyulamayacak kadar uzaktaydı. “Nasıl bildin geldiğimi?” diye sordu. Ferhat omuz silkti: “Saçında kekik kokusu vardı. Rüzgâr bu taraftan esiyor.” Zelal güldü, ama o gece uyumadan önce saçlarını kokladı ve gerçekten de kekik kokuyordu.

Dördüncü akşam, ay dolmaya iki gün kala, Ferhat bekçi odasındaki rafın en üstünden kalın, deri kaplı bir defter indirdi.

“Bunu sana göstermem lazım,” dedi. “Sonra istersen gidersin. Yarın köye bir araç gidiyor.”

Defter on iki yıllıktı. Her sayfa bir dolunaydı. Tarih, ayın doğduğu saat, sabahın ilk ışığı ve sağ sütunda tek bir satır: “Beni geri getiren şey.” Zelal sayfaları çevirdi. “Munzur suyunun sesi.” “Ocakta yanan ardıç kokusu.” “Hasan Usta’nın radyosundan gelen türkü.” “Kulenin demir merdiveninin soğuğu.”

“Her dolunayda dönüşüyorum,” dedi Ferhat, sesi sakin ama elleri masanın üstünde birbirine kenetlenmiş. “Bir gece. Ormana iniyorum, kimseye zarar vermiyorum; on iki yıldır bir tek ağaç kabuğuna bile diş geçirmedim. Ama sabah olunca geri dönmek zor. Kendimi, adımı, kim olduğumu hatırlamam için bir şey gerekiyor. Bir ses, bir koku. Eskiden Hasan Usta vardı, bu kulenin eski bekçisi. Her sabah balkondan adımı seslenirdi. İki yıl önce emekli oldu, Elazığ’a taşındı. O günden beri her sabah dönmem biraz daha uzun sürüyor. Geçen ay…” Durdu. “Geçen ay neredeyse dönemiyordum.”

Zelal defteri kapattı. Gülmüyordu artık. Ferhat’ın gözlerine baktı ve orada, lambanın ışığında, kehribarın derinlerinde bir korku gördü. Yalan söyleyen birinin gözünde olmayacak kadar çıplak bir korku.

“Ne istiyorsun benden?” dedi.

“Dolunay gecesi kulede kal. Kapıyı içeriden kilitle; bende anahtar olmayacak. Sabah güneş doğarken balkona çık ve adımı seslen. Sadece bu.” Ferhat ellerini açtı. “Hayır diyebilirsin. Hayır dersen yarınki araca bindiririm seni, kimseye bir şey söylemem, sen de söylemezsin. Kimse inanmaz zaten.”

Zelal uzun süre sustu. Dışarıda rüzgâr ardıçların arasında uğulduyordu.

“Kalacağım,” dedi sonunda. “Ama bir şartım var. Sabah döndüğünde bana bütün gerçeği anlatacaksın. Neden ben, mesela. Bir haftalığına gelmiş bir yabancı.”

Ferhat’ın yüzünde bir şey kıpırdadı. “Anlaşma,” dedi.

Ayın on dördü

Ay, vadinin doğusundaki sırtların üstünden turuncu ve dev bir disk gibi yükseldi. Ferhat güneş batmadan kuleden inmişti; kapının önünde durup Zelal’e son bir kez bakmış, “Kilitle,” demişti. Zelal kilitledi. Bütün gece bekçi odasının penceresinden ormanı izledi. Hiçbir şey görmedi. Yalnızca bir kez, gece yarısını geçe, vadinin derinlerinden uzun, yalnız bir uluma yükseldi ve Zelal’in tüyleri diken diken oldu; korkudan değil, o seste ne kadar çok yalnızlık olduğunu duyduğu için.

Saatler geçmek bilmedi. Zelal ocağa odun attı, defteri yeniden açıp sayfaları tek tek okudu; on iki yılın bütün sabahları, bütün sesleri, bütün kokuları. Bir insanın kendini hatırlamak için bu kadar çok şeye tutunması ona tuhaf, sonra tanıdık geldi. Kendisi de yıllardır, her yeni arazide, kaybolmamak için bir nehrin yönüne, bir tepenin biçimine tutunmamış mıydı?

Gün ağarırken balkona çıktı. Soğuk, nemli bir sis vadiyi doldurmuştu. Demir korkuluğa tutundu, derin bir nefes aldı ve seslendi.

“Ferhat!”

Sesi sisin içinde yankılandı, kayboldu. Bir daha seslendi. Ve bir daha. Beşincide, kulenin dibindeki çam ağaçlarının arasından bir karaltı çıktı. Bir adam. Çıplak ayaklı, üstünde yalnızca dün akşam ağaca astığı battaniye, saçları dağınık, yüzü bembeyaz. Yukarı baktı ve Zelal onun gözlerinin, sisin içinde bile, yeniden kahverengiye döndüğünü gördü.

“Buradayım,” dedi Ferhat, sesi kısık. “Duydum seni.”

Defterin son satırı

O gün Ferhat bütün gün uyudu. Zelal işine gitmedi; ocağı yaktı, çorba pişirdi, onun yatağının yanında oturup kitap okudu. Akşama doğru Ferhat uyandı ve ona bütün gerçeği anlattı.

Geçen dolunayda, dönüşün en zor sabahında, ormanda kaybolmuş gibiydi. Kim olduğunu hatırlamıyordu. Sonra vadinin aşağısından bir ses gelmişti; bir kadın sesi, telsizden ekibine koordinat okuyan, gülen, bir rakamı tekrar eden bir ses. Zelal’in ön keşif için geldiği gündü. Ferhat o sesi takip etmiş ve sesi takip ederken adını hatırlamıştı.

Defteri açıp geçen ayın sayfasını gösterdi. Sağ sütunda, titrek harflerle: “Haritacı kadının sesi.”

“Seni çağırmalarını ben istedim,” dedi. “Parka, ölçüm için bir mühendis istediklerinde, kalacak yer olarak kuleyi önerdim. Senin geleceğini bilmiyordum. Umdum.”

Zelal sayfaya baktı. Bir şey söylemedi. Sonra elini uzattı, Ferhat’ın yüzüne dokundu; parmaklarının altında sakalının sertliği, tenin hâlâ geçmeyen ateşi.

“Beni kandırdın mı?”

“Hayır. Sana her şeyi ilk gün söyledim. Sen güldün.”

Zelal güldü yine; bu kez başka türlü. Eğildi ve onu öptü. Ferhat bir an kıpırdamadı, sonra elleri onun bileklerini buldu, onu ne itti ne çekti; yalnızca tuttu ve sordu: “Emin misin? Ben ne olduğumu sana gösterdim. Bundan sonrasını yalnızca sen istersen.”

“Bir harita mühendisiyim,” dedi Zelal. “Bilmediğim bir arazide yürümek işim. Eminim.”

Odanın tek penceresinden, küçülmeye başlamış ayın ışığı içeri doluyordu. Ferhat’ın teni hâlâ bir insandan fazla sıcaktı, nefesi bir insandan derindi; Zelal’in boynuna gömdüğü yüzünde kokusunu ezberlemek isteyen birinin sabrı vardı. Duyuları açıktı, bunu hissediyordu; Zelal’in kalbinin her hızlanışını, her nefes alışını duyuyor ve her seferinde durup onun yüzüne bakıyordu. Zelal onun saçlarına parmaklarını geçirdi, onu kendine çekti. Ocaktaki ardıç çıtırdadı, rüzgâr kulenin demir iskeletinde uzun bir nota çaldı. Ve sonra lamba söndü, kimse yeniden yakmadı; gece, vadinin üstünde, yalnızca iki kişinin bildiği bir haritayı çizdi.

Zelal bir hafta için gelmişti. Ölçümler bittiğinde parktan bir yazı daha geldi: sınırın kuzey tarafı da ölçülmeliydi, bir ay daha. Zelal kabul etti. Kimse sebebini sormadı.

Bir sonraki dolunaydan sonraki sabah, Ferhat kulenin dibinde belirdiğinde Zelal’in ikinci seslenişini bile beklemedi. Akşam defteri açtığında Zelal onun omzunun üstünden okudu. Sağ sütunda bu kez titrek değil, sağlam harflerle yazıyordu: “Zelal. Adımı söylemeden önce bile.”

Yıldırım Düşmüş Şimşirden Oyulan Kaşık Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Yıldırım Düşmüş Şimşirden Oyulan Kaşık 7 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.