sexhikayen

Vampir Sex Hikayeleri

Bilekten, Dur Deyince: Vize’deki Konağın Sahibi

Sena'nın incelediği tapuda 1838'den bu yana aynı imza var. Gece yarısı gelen satıcı her şeyi anlatır ve tek bir şey ister; yalnızca o izin verirse.

Bilekten, Dur Deyince: Vize’deki Konağın Sahibi
Fotoğraf: Filip Chmielecki / Unsplash

Tapu dosyasındaki imza üç ayrı yüzyılda aynıydı ve Sena Kılıç bunu ancak gece yarısına beş kala, konağın kütüphanesinde, mumun ışığında fark etti. Otuz yedi yaşındaki harita mühendisi, Vize’nin eski surlarının dibindeki bu taş konağın satışından önce tapu ve kadastro kayıtlarını incelemek için Lüleburgaz’dan gelmişti. Satıcı onunla yalnızca gece buluşmayı şart koşmuştu. “Gündüzleri çalışıyorum,” demişti telefonda, kadife gibi bir sesle. Sena bunu bir tuhaflık olarak not etmiş, geçmişti. Şimdi, önündeki sararmış belgelere bakarken, artık geçemiyordu.

Üç haftadır her gece aynı yolu izliyordu: Lüleburgaz’dan çıkıp kırk dakika boyunca ayçiçeği tarlalarının arasından süren karanlık bir asfalt, sonra Vize’nin girişinde surların kalıntıları, sonra kalenin eteğinde, dut ağaçlarının arasına sıkışmış, pencereleri kalın kadife perdelerle örtülü o konak. Kapıyı hiç kimse açmıyordu; kapı her gece aralık bekliyordu. Kütüphanede bir şamdan, bir sürahi su, bir de dosyalar. Yaman Bey bazen bir saat sonra geliyor, bazen hiç gelmiyor, yalnızca masanın üstünde zarif bir el yazısıyla bir not bırakıyordu: “Sorularınızı yazın. Cevaplar yarın gece masada olacak.” Ve cevaplar gerçekten de oluyordu; her biri bir tarih kitabından daha ayrıntılı.

1838 tarihli bir hüccet. 1921 tarihli bir intikal kaydı. 1987 tarihli bir tapu senedi. Üçünün altında da aynı eğik, zarif, mürekkebi hafifçe sağa kaçan imza: Y. Demirhan.

“Fark ettiniz,” dedi bir ses arkasından.

Gündüzleri çalışan adam

Sena dönmedi. Elleri dosyanın üstünde sakin durdu; kadastro davalarında bilirkişilik yaparken öğrendiği bir şeydi bu, korkuyu elden göstermemek. “Fark ettim,” dedi. “Ya üç ayrı Demirhan aynı imzayı kullanıyor ya da birisi bana söylemesi gereken bir şeyi söylemiyor.”

Yaman Demirhan kütüphanenin kapısında, karanlığın içinde daha koyu bir gölge gibi duruyordu. Kırk yaşında gösteriyordu; uzun boylu, siyah bir yün palto, solgun bir yüz ve mum ışığını garip bir biçimde yansıtan, kehribar rengi gözler. Yavaşça içeri girdi ve masanın öbür ucuna oturdu, aralarında bilerek bıraktığı bir mesafeyle.

“İkincisi,” dedi. “Ama beni dinlemeden kaçmayacağınıza dair bir söz isterim. Kaçmak isterseniz kapı açık. Sizi tutmam.”

“Dinliyorum.”

Anlattı. 1830’larda Vize’ye bir Venedikli tüccarla gelişini, bir hastalığı, bir geceyi, bir dönüşümü. Bu konakta yaşadığı yüz seksen yılı; Bizans tiyatrosunun yıkıntılarında yürüdüğü geceleri, kasabanın her yangınını, her düğününü, her savaşını penceresinden izleyişini. Kimsenin kanına izinsiz dokunmadığını, yüzyıllardır yalnızca istekli birkaç sırdaşın verdiği küçük armağanlarla yaşadığını. Ve şimdi gitmek istediğini: kasaba büyüyordu, kameralar çoğalıyordu, bir adamın hiç yaşlanmaması artık gizlenemeyecek bir şeydi.

Sena dinlerken ellerinin hâlâ dosyanın üstünde durduğunu fark etti. Bir bilirkişi olarak bir hikayenin tutarlılığını sınamaya alışkındı; tarihler, mühürler, tanıklar. Yaman’ın anlattıklarında hiçbir çelişki yoktu. 1877 kışında donan kuyunun yeri, evin bahçesinde, tam onun söylediği yerdeydi; Sena onu üç gün önce, ölçüm yaparken bulmuştu. 1921’deki intikal kaydında adı geçen tanıkların hepsi, kasabanın mezarlığında yatıyordu. Ve önündeki adam, kırk yaşında bir adamın ancak taşıyabileceği bir yorgunlukla, yüz seksen yılın ağırlığını taşıyordu.

“Neden bana anlattınız?” diye sordu Sena. “Satışı imzalar, giderdiniz.”

Yaman ona uzun uzun baktı. “Çünkü üç haftadır her gece buraya geliyorsunuz ve her gece belgeleri okurken parmağınızla satırları takip ediyorsunuz. Yüz seksen yılda kimse bu evin hikayesini sizin kadar dikkatle okumadı. Bir hikayenin dikkatli bir okuru varsa, sonunu ona söylemek gerekir.”

Bilekten, dur deyince

Sonraki gece Sena yine geldi. Kendine bunun iş olduğunu söyledi, ama çantasında dosyalar yoktu. Kütüphanede şarap içtiler; Yaman yalnızca kadehi elinde tuttu, hiç içmedi. Sena ona harita mühendisliğini, arazide geçen yazları, boşanmasını, Lüleburgaz’daki yalnız, düzenli hayatını anlattı. Yaman ona 1877’deki bir kışı, buz tutmuş bir kuyuyu, âşık olduğu ve yaşlanıp ölmesini izlediği bir kadını anlattı.

“Hiç pişman oldunuz mu?” diye sordu Sena. “Böyle olmaktan?”

“Her gün,” dedi Yaman. “Ve hiçbir gün.”

Sena kadehini bıraktı, ayağa kalktı ve masanın etrafından dolaşıp onun önünde durdu. Yaman kıpırdamadı. Sena elini uzattı, onun soğuk yüzüne dokundu. Teni bir mermer heykelin taşı gibiydi; ama Sena dokundukça, avucunun altında, yavaş yavaş ısındı.

“Benden istediğiniz bir şey var,” dedi Sena. “Gözlerinizde görüyorum.”

“İstemek ile almak arasında yüz seksen yıl var,” dedi Yaman. “Ve ben ikisini hiç karıştırmadım.”

“O zaman bana sorun.”

Yaman ayağa kalktı. Sena’dan bir baş uzundu. Eğildi, dudaklarını onun kulağına yaklaştırdı ama dokunmadı. “Seni öpmek istiyorum,” diye fısıldadı. “Ve eğer sen de istersen, yalnızca sen istersen, kanından bir damla. Bir kez.”

Sena’nın kalbi göğsünde gümbürdedi. Korkmuştu, evet; ama korkunun altında, onu şaşırtan, sıcak ve keskin bir istek de vardı. “Şartlarım var,” dedi, sesi bir bilirkişi raporu kadar netti. “Önce öpücük. Sonra yalnızca bilekten. Ve ben ‘dur’ dediğim an durursun.”

“Söz,” dedi Yaman. “Senin sözün benim yasam olsun.”

Öpücük soğuk başladı ve sıcak bitti. Sena onun paltosunun yakasına tutundu, Yaman’ın elleri onun sırtında bir dua gibi hafif durdu. Mum alevi titredi. Sonra Sena geri çekildi, gözlerini onun gözlerinden ayırmadan sol bileğini kaldırıp ona uzattı. Yaman onu iki eliyle, kırılacak bir şeymiş gibi tuttu. Dudakları teninde, nabzının attığı yerde bir an bekledi. Sena başıyla onayladı.

Keskin, kısa bir sızı; sonra bir sıcaklık, bütün damarlarından yukarı doğru yayılan, kehribar renkli bir sıcaklık. Sena’nın gözleri kapandı, nefesi uzadı. Bir an, yalnızca bir an, Yaman’ın yüz seksen yılının bütün geceleri onun içinden geçti: bir kuyu, bir kış, bir kadın, binlerce mum. Sonra, kendi sesinden şaşırarak, “Dur,” dedi.

Yaman durdu. Hemen. Bileğine bir mendil bastırdı, onu kollarına aldı ve Sena bütün ağırlığıyla ona yaslandığında, ilk kez, yüz seksen yıllık bir adamın titrediğini hissetti. Kütüphanenin mumu sabaha karşı kendi kendine söndü ve onlar karanlıkta birbirlerine anlatmaya devam ettiler; kelimelerle, kelimelerden sonra gelen her şeyle.

Sabaha karşı, ilk ışıktan önce, Yaman onu kapıya kadar geçirdi. Avlunun dut ağaçlarının altında durdular. Gökyüzünün doğu kenarı hafifçe griye dönmüştü; Yaman ona bakmamaya çalışıyordu, Sena bunu fark etti.

“Gideceksin,” dedi Sena. Bir soru değildi.

“Gitmek zorundayım. Bu kasaba artık beni saklayamıyor. Ama bu ev…” Yaman konağa döndü, pencerelerine, kirişlerine, yüz seksen yılın bütün izlerine. “Bu evi bir yabancının yıkmasına dayanamam.”

Sena onun soğuk elini tuttu. “O zaman bir yabancıya satma,” dedi.

Alıcı hanesi

Satış günü, güneş batarken alınan özel bir randevuda, noterdeki memur iki kez sordu: “Alıcı siz misiniz Sena Hanım? Satıcının kayıtlarını inceleyen bilirkişi değil miydiniz?”

“Görev değişikliği,” dedi Sena, ve imzaladı.

Bedeli ödemek için Lüleburgaz’daki dairesini satması, bütün birikimini bozması gerekmişti. Arkadaşları onun aklını kaçırdığını düşündü. Sena onlara yalnızca eski bir konağa âşık olduğunu söyledi; bu da tam olarak bir yalan sayılmazdı. Yaman, satış bedelinin yarısını imzasız bir zarfla geri göndermeye kalktığında Sena zarfı açmadan iade etti. “Ben bir evi değil, bir hikayeyi satın aldım,” diye yazdı üstüne. “Hikayelerin indirimi olmaz.”

Yaman o gece Vize’den ayrıldı. Kuzeye, Istranca ormanlarının içinde, kameraların ve komşuların olmadığı bir orman evine. Sena konağın anahtarlarını aldı, kütüphanenin pencerelerini açtı, belgeleri yeniden düzenledi. Gündüzleri Lüleburgaz’da çalışıyor, geceleri konakta okuyordu.

Her ayın ilk cumartesisi gece yarısından sonra kapı çalınıyordu. Sena her seferinde kapıyı açmadan önce bileğindeki küçük, gümüş renkli izi parmağıyla yokluyordu.

Tapu senedinin alıcı hanesinde onun adı yazıyordu. Ama satıcı hanesinin altına, imzanın hemen yanına, Yaman bir satır eklemişti; noterin görmediği, mürekkebi hafifçe sağa kaçan bir satır: “Bu evin hikayesi artık dikkatli okurunda.”

Bitlis’te Gece Yarısı Kendi Kendine Çalan Org Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Bitlis’te Gece Yarısı Kendi Kendine Çalan Org 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.