sexhikayen

Uzaylı Sex Hikayeleri

Van Gölü’nün Sodalı Suyundan Çıkan Gece Konuğu

Leyla on yıldır Van Gölü'ne şişe içinde notlar bırakıyordu. Bir eylül gecesi sudan çıkan adam, notların hepsini okuduğunu ve cevap vermeye geldiğini söyledi.

Van Gölü’nün Sodalı Suyundan Çıkan Gece Konuğu
Fotoğraf: Hans / Unsplash

Leyla Baran’ın Gevaş’taki pansiyonunun on iki odası vardı, ama on yıldır en çok vakit geçirdiği yer bahçenin dibindeki ahşap iskeleydi. Otuz dört yaşındaydı; Ankara’da su kimyası üzerine doktorasını bitirmiş, akademiyi bırakıp annesinden kalan bu taş pansiyonu işletmek için Van Gölü’nün kıyısına dönmüştü. Her yıl eylülün ilk dolunayında iskelenin ucuna oturur, içine el yazısıyla bir not koyduğu cam bir şişeyi göle bırakırdı. Kime yazdığını kendisi de bilmezdi. Bu uzaylı sex hikayesi, onuncu şişeyi bıraktığı gecenin ertesinde, iskelenin tahtalarında ıslak ayak izleri bulduğunda başladı.

İzler sudan çıkıyor, iskele boyunca yürüyor ve pansiyonun bahçe kapısında bitiyordu. Kapının önünde, taş basamağa oturmuş, bir adam vardı. Üstünde yalnızca gölün kıyısından topladığı anlaşılan, yosun kokulu eski bir balıkçı muşambası; saçları ıslak, teni ay ışığında hafifçe, neredeyse fark edilmeyecek kadar sedef rengi bir parıltıyla ışıyordu. Elinde Leyla’nın şişelerinden biri vardı. İlki. On yıl önce bıraktığı.

“Bunu sen mi yazdın?” diye sordu adam. Türkçesi kusursuzdu ama kelimeleri suyun altından geliyormuş gibi yavaş ve yuvarlaktı. “Bu gölün suyu yeryüzünde başka hiçbir suya benzemiyor. Burada yaşayan biri varsa, yalnız olmadığını bilsin.“

Yalnız olmadığını bilsin

Adının Velun olduğunu söyledi. Geldiği yerin adını söylediğinde Leyla’nın kulağı o sesi tutamadı; bir ıslığa, bir dalganın kıyıya çarpışına benzeyen bir sözcüktü. Kendi gezegeninin denizleri, dedi, sodalı ve tuzluydu, tıpkı Van Gölü gibi. Dünya’da bedeninin uzun süre dayanabileceği tek su buydu. Yüzyıllardır onun türünden araştırmacılar buraya geliyor, gölün dibindeki derin, karanlık yataklarda yaşıyor, kimseye görünmeden dönüp gidiyorlardı. Kıyıdaki canavar söylentilerinin nereden çıktığını sorduğunda Velun güldü; insan gibi, utangaç bir kahkahayla.

“Kaç yaşındasın?” diye sordu Leyla, çünkü bilim insanı tarafı başka hangi soruyla başlayacağını bilmiyordu.

“Sizin takviminizle söylersem kırk bir yaşındayım,” dedi Velun. “On yıldır bu göldeyim. İlk şişen, buraya geldiğim ilk eylülde önüme düştü. Her yıl bir tane daha geldi. Hepsini okudum. Hepsini sakladım.”

Leyla mutfağa gidip ona çay koydu, çünkü elleri titriyordu ve bir şey yapması gerekiyordu. Velun bardağı iki eliyle tuttu, buharını içine çekti, ama içmedi. Sıcaklık, dedi, tenini yakar. Leyla ona bir kâse göl suyu getirdi; Velun parmaklarını içine daldırdığında teninin parıltısı bir an güçlendi, sonra dinginleşti.

“Neden şimdi?” diye sordu Leyla. “On yıl boyunca neden bir kez bile çıkmadın?”

Velun kâsenin içine baktı. “Çünkü bu yıl ekip dönüyor,” dedi. “Yeni ay geldiğinde. On dokuz gün sonra. Bir daha ne zaman geleceğimizi bilmiyorum. Şişeleri yazan kişiye bir kez bile cevap vermeden gitmek istemedim.”

Leyla o gece uyuyamadı. Sabaha karşı laboratuvar çantasını açtı, eski tezinin dosyalarını masaya yaydı. On yıl önce, tezinin son yılında, gölün en derin noktasından alınan örneklerde açıklayamadığı bir şey bulmuştu: suyun içinde, hiçbir bilinen canlıya ait olmayan, ışığa tepki veren minik organik izler. Hocası bunun bir ölçüm hatası olduğunu söylemiş, Leyla da o bölümü tezden çıkarmıştı. Ama o yaz Gevaş’a dönüp ilk şişeyi göle bıraktığında, kime yazdığını aslında çok iyi biliyordu. Yalnızca birinin cevap vereceğine inanmaya cesaret edememişti.

On dokuz gün

O on dokuz gün boyunca Velun her gece sudan çıktı. Leyla pansiyonun son misafirleri gittikten sonra iskeleye iniyor, onu bekliyordu. Konuştular: Leyla’nın tezindeki alkali su örneklerinden, Velun’un dünyasında üç ayın birden doğduğu gecelerden, iki türün de neden yalnızlığı aynı kelimelerle anlattığından. Velun bir gece ona gölün dibinden topladığı, kendi kendine ışıyan küçük, düz bir taş getirdi. Leyla başka bir gece ona pansiyonun bahçesindeki elma ağacından bir elma uzattı; Velun onu bir saat boyunca elinde çevirdi, kokladı, sonra çok ciddi bir yüzle “Güzel bir gezegeniniz var,” dedi.

On altıncı gece Leyla iskelenin ucunda, ayaklarını suya sarkıtmış otururken, Velun’un elini aldı. Ten serin, pürüzsüz ve hafifçe nemliydi; dokunduğu yerde sedef rengi parıltı Leyla’nın parmaklarının çevresine bir halka gibi yayıldı.

“Seni korkutmuyor mu?” diye sordu Velun.

“Hayır,” dedi Leyla. “Seni korkutuyor mu? Ben sıcağım. Tenim seni yakabilir.”

“Sen sıcak değilsin,” dedi Velun. “Sen ılıksın. Gölün sabah saatlerindeki gibi.” Sonra durdu, eli Leyla’nın elinde. “Seninle bir şey paylaşmak istiyorum, Leyla. Bizim dünyamızda iki kişi birbirine yaklaşmadan önce sorar ve bekler. Cevap gelmezse beklemeye devam eder. Sana soruyorum ve bekleyeceğim.”

Leyla ona döndü. Ay ışığında Velun’un gözleri gölün en derin yeri kadar koyuydu ve içlerinde, çok uzaklarda bir yerde, küçük ışıklar kıpırdıyordu.

“Evet,” dedi. “On yıldır bir cevap bekliyorum. Bekletme beni.”

Velun eğildi. Dudakları serin ve tuzluydu; Leyla’nın ılık nefesi değdiği yerde teni bir an parladı, sonra o parıltı Leyla’nın kendi tenine, boynuna, omuzlarına yayıldı, sanki ikisinin arasında görünmez bir akıntı varmış gibi. Leyla onun ellerini yüzüne bastırdı. Velun onun saçlarını, kulağının arkasını, boynunun çukurunu, bir haritayı ezberleyen biri gibi parmak uçlarıyla tek tek tanıdı.

“Pansiyonun en üst odası,” dedi Leyla, nefes nefese. “Penceresi göle bakıyor. Ve küvetinde göl suyu var. Bu akşam doldurdum.”

Velun güldü, o utangaç, insan gibi kahkahayla. “Hazırlıklıymışsın.”

“Kimyagerim,” dedi Leyla. “Her deneyden önce düzeneği kurarım.”

Onuncu şişenin cevabı

Merdivenler gıcırdadı, en üst odanın kapısı kapandı. Pencereden giren ay ışığı göl suyuyla dolu küvetin yüzeyinde dalgalandı; sonra suyun içinden, tenden tene geçen o sedef rengi ışık bütün odayı doldurdu ve Gevaş kıyısındaki balıkçılar o gece, gölün üzerinde yıllardır görmedikleri bir parıltıdan söz ettiler.

On dokuzuncu gece yeni ay geldi. Gökyüzü karanlıktı, göl karanlıktı. Velun iskelenin ucunda durdu, Leyla’nın ellerini son kez tuttu.

“Döneceğim,” dedi. “Ne zaman bilmiyorum. Ama döneceğim.”

“Ben her yıl bir şişe bırakmaya devam edeceğim,” dedi Leyla. “Okuyacağını bilerek yazmak daha zor olacak.”

Velun cebinden o küçük, kendi kendine ışıyan taşı çıkardı ve onun avucuna kapattı. “Bu taş benim olduğum yeri bilir,” dedi. “Ben yaklaştıkça daha parlak yanar. Bir gece pencerende onu parlarken görürsen, iskeleye in.” Leyla taşı avucunda sıktı; serindi, nabız gibi atan hafif bir ışığı vardı.

Velun suya girdi ve karanlık yüzeyde, sedef rengi son bir ışık halkası bırakarak kayboldu.

Bütün kış taş, pencerenin pervazında soluk bir ışıkla atmaya devam etti; bahar geldiğinde ışık biraz güçlendi, yaz sonunda ise geceleri odayı aydınlatacak kadar parlıyordu. Ertesi eylülün ilk dolunayında Leyla iskeleye indi, elinde boş bir şişe, ama ilk kez içine hiçbir şey yazmamıştı; çünkü iskelenin tahtalarında, sudan çıkıp bahçe kapısına doğru uzanan ıslak ayak izleri yeniden belirmişti ve bu sefer cevap, kapıyı kendisi çalıyordu.

Harran’da Ay Tanrısının Adını Soran Yolcu Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Harran’da Ay Tanrısının Adını Soran Yolcu 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.