Dördüncü Kart: Alaçatı’da Bir Rüzgâr Gecesi
Ece'nin yazdığı dört kural kartı, iki çiftin Alaçatı'daki en cesur gecesini yönetir; dördüncüsü boş bırakılmıştır.

Ece Erdem masaya dört kart koydu ve “Kimse hiçbir şeye evet demek zorunda değil,” dedi, “ama herkes bir şeye evet diyebilir.” Otuz dokuz yaşındaydı, yoga eğitmeniydi ve hayatının en cesur grup gecesinin kurallarını, her zamanki gibi, kendi el yazısıyla yazmıştı. Kırk dört yaşındaki kocası Can, karşısında oturan çifte bakıp gülümsedi; bu gülümsemenin altında, kimsenin görmediği küçük bir sinirlilik vardı.
Alaçatı’da, Rüzgâr Gülü Otel’in en üst katındaki özel terasta, Eylül’ün son haftasıydı. Aşağıda taş sokaklarda müzik ve kahkaha akıyordu, yukarıda ise sadece rüzgâr, sakız ağacı kokusu ve dört kişinin sessizliği vardı. Karşılarında otuz beş yaşındaki Mira ve otuz yedi yaşındaki Kuzey oturuyordu. Mira, Ece’nin üç yıldır en sadık öğrencisiydi. Kuzey ise bir yelken hocası; elleri tuzdan ve halattan sertleşmiş, sesi alçak.
Dört kart, dört kural: hangisi ilk okunacaktı?
Bu gece aniden olmamıştı. Altı haftadır konuşuyorlardı. Önce bir akşam yemeğinde, şakayla karışık. Sonra Kuzey’in teknesinde, ciddi ciddi. Sonra her çift kendi evinde, kendi yatağında, kendi korkularıyla. Can ve Ece’nin açık ilişki kuralları yıllardır vardı, ama hep ikili oyunlardı bunlar. Dört kişi aynı odada, aynı anda; bu, ikisi için de yeniydi.
Ece’nin kendi korkusu başkaydı ve onu kimseye söylememişti: bu geceden sonra Mira’nın derslerine gelmeyi bırakması. Bir öğrenciyi, bir dostu kaybetmek. Bu yüzden kuralları o yazmıştı; korkunun karşısına el yazısıyla bir düzen koymak, ona her zaman iyi gelirdi. Kuzey’in korkusu ise daha basitti, tekneyi bağlarken itiraf etmişti: “Yanlış bir şey söylemekten korkuyorum. Elimi yanlış yere koymaktan değil, yanlış kelimeden.”
“O zaman kelimeleri önceden seçelim,” demişti Ece. Ve işte, kartlar buradaydı.
Ece ilk kartı çevirdi. “Bir. Herkes istediği an durabilir. Kelime: lodos. Söylendiği an her şey durur ve kimse nedenini sormaz.”
“Lodos,” diye tekrarladı Mira, sesi biraz titrek. “Güzel. Burada lodos estiğinde herkes eve döner zaten.”
İkinci kartı Can çevirdi. “İki. Kimse kimseyi yalnız bırakmaz. Her çift göz temasını kaybetmez.”
Kuzey başını salladı. Üçüncü kartı o çevirdi. “Üç. Yarın sabah hepimiz birlikte kahvaltı yapacağız. Ne olursa olsun.”
Mira güldü. Gerilim biraz çözüldü. “Bu senin kuralın, değil mi?” dedi kocasına.
“Benim,” dedi Kuzey. “Utanılacak bir şey yapmayacağız. Utanılacak bir şey yapmıyorsak sabah birbirimizin yüzüne bakabiliriz.”
Dördüncü kart masada, ters duruyordu. Herkes Ece’ye baktı.
“O boş,” dedi Ece. “Onu gecenin sonunda birlikte yazacağız. Ya da hiç yazmayacağız.”
Aşağıdan bir saksafon sesi yükseldi, sonra sustu. Rüzgâr, masadaki mumu yatırdı ama söndürmedi.
İlk dokunuşu kim yapacaktı ve kime soracaktı?
Otelin işletmecisi Selin Aksoy, o akşam terasın kapısını kendisi kilitlemişti. Yirmi dokuz yaşındaydı ve bu tür gecelerin, ne kadar sessiz kalınırsa o kadar güzel olduğunu bilirdi. Masaya bir şişe soğuk beyaz şarap, bir tabak incir ve kendi el yazısıyla bir not bırakmıştı: “Rüzgâr bu gece sizden yana. Sabah kahvaltısı dokuzda, aşağıda.”
Ece şarabı doldurdu. Kimse aceleyle içmedi.
“Ben bir şey söylemek istiyorum,” dedi Can. Herkes ona döndü. “Kıskanırsam söyleyeceğim. Saklamayacağım. Ve bu, durmamız gerektiği anlamına gelmeyecek. Sadece… bana bir dakika vermeniz gerektiği anlamına gelecek.”
Ece elini kocasının dizine koydu. “O zaman ben de sana bir dakika veririm. Ya da on.”
Kuzey, Mira’ya baktı. “Sen?”
Mira bir süre sustu. Sonra şarabını bıraktı ve dürüstçe konuştu: “Ben bu fikri üç hafta önce istedim. Sonra iki hafta istemedim. Şimdi istiyorum. Ama ilk dokunuşu ben yapmak istiyorum. Kontrolün bende olduğunu bilmek istiyorum.”
“O zaman yap,” dedi Ece yumuşakça. “Kime istersen. Ama sor.”
Mira ayağa kalktı. Terasın taş zemininde çıplak ayaklarının sesi duyulmadı. Önce Kuzey’in yanına gitti, onun omzuna dokundu, sanki “buradayım” der gibi. Sonra Ece’nin önünde durdu.
“Seni öpebilir miyim, hocam?”
Ece güldü, o tanıdık, sakin, nefes egzersizlerinin sonundaki gibi bir gülüş. “Bu gece hocan değilim. Ama evet. Öpebilirsin.”
Mira eğildi. Öpücük kısa ve tatlıydı; incir ve şarap tadında. Can bir saniyeliğine nefesini tuttu. Sonra Ece’nin gözleri onunkileri buldu, tıpkı ikinci kuralda yazdığı gibi, ve Can nefesini bıraktı.
“İyi misin?” diye sordu Ece, Mira’nın omzunun üstünden.
“İyiyim,” dedi Can. Ve şaşırarak fark etti ki gerçekten iyiydi.
Bir dakika, kıskançlık için yeterli miydi?
Gece yavaş ilerledi, bir yelkenlinin rüzgârla anlaşması gibi. Kuzey, Can’ın karşısında, tahta divanın kenarında oturuyordu; iki adam bir süre sadece konuştu, rüzgârdan, tekneden, Ece’nin sabah derslerinden. Sonra Mira geri dönüp kocasının yanına oturdu ve Ece Can’ın yanına. Bir süre her çift kendi içindeydi; tanıdık eller, tanıdık nefesler. Ama aradaki mesafe, mum ışığı gibi, giderek küçülüyordu.
Ece, Kuzey’e döndü. “Sana dokunabilir miyim?”
Kuzey önce Mira’ya baktı. Mira, gözlerinde parlayan bir merakla, başını salladı.
“Evet,” dedi Kuzey.
Ece onun sert avuçlarını kendi ellerinin arasına aldı, bir öğrencinin ellerini düzeltir gibi parmaklarını açtı ve avuç içlerine dudaklarını değdirdi. Kuzey’in nefesi değişti. Mira kocasının sırtına yaslandı, çenesini omzuna koydu ve Ece’ye fısıldadı: “Onun bir yeri vardır, kulağının hemen arkası.”
Ece güldü. “Gösterir misin?”
Mira gösterdi.
Can izliyordu. İçinde bir şey kıpırdadı; tanıdık, eski, keskin bir şey. Kıskançlık. Beklediği gibi. Ama beklemediği şey, onun hemen arkasından gelen sıcaklıktı: karısının mutluluğunu izlemenin, onun ellerinin cesaretini görmenin verdiği bir gurur.
“Bir dakika,” dedi Can yüksek sesle.
Her şey durdu. Kimse bir soru sormadı. Ece hemen yanına geldi, alnını onun alnına dayadı.
“Lodos mu?” diye fısıldadı.
“Hayır,” dedi Can. “Sadece bir dakika. Sana bakmak istedim. Ne kadar güzel olduğunu söylemek için.”
Ece’nin gözleri doldu. Onu öptü; uzun, yavaş, on dört yıllık bir evliliğin bütün sabrıyla. Sonra Can’ın elini aldı ve Mira’nın elinin üstüne koydu. “Sen de sor,” dedi. “Kural bu.”
Can, Mira’ya baktı. “Yanına gelebilir miyim?”
“Gel,” dedi Mira. “Uzun zamandır bekliyordum bunu sormanı.”
Dört kişi, tahta divanın beyaz minderlerinde, sakız ağacının gölgesinde buluştu. Eller sordu, eller cevap verdi. Bir omuz, bir bilek, bir ense. Bir kahkaha, sonra bir sessizlik. Her biri, ara sıra, kendi eşinin gözlerini aradı ve buldu. Rüzgâr mumu yeniden yatırdı. Bu kez söndürdü. Aşağıdaki müzik çoktan susmuştu; Alaçatı’nın taş evleri karanlıkta, yalnızca dört insanın nefesini ve rüzgârın sesini taşıyordu.
Dördüncü kartta ne yazacaktı?
Sabaha karşı, gökyüzü Çeşme tarafından griye, sonra açık bir pembeye döndüğünde, dördü de bir battaniyenin altındaydı. Mira, Ece’nin omzunda uyuyordu. Kuzey, gözleri açık, gökyüzüne bakıyordu. Can, karısının elini tutuyordu.
Ece, uzanıp masadaki dördüncü kartı aldı. Kalemi buldu.
“Ne yazalım?” diye fısıldadı.
Kuzey düşündü. “Teşekkür ederim, belki.”
“Çok resmi,” dedi Can.
Mira, uykulu bir sesle, gözlerini açmadan konuştu: “Tekrar mı?”
Üçü birden güldü. Ece kartın üstüne bir şey yazdı, kimseye göstermeden, ve kartı katlayıp Can’ın gömleğinin cebine koydu.
Saat dokuzda, aşağıdaki avluda, Selin Aksoy dört kişilik bir masa hazırlamıştı. Taze simit, Alaçatı otlu peynir, sakızlı lokum ve dört fincan kahve. Hepsi geldi. Hepsi birbirinin yüzüne baktı. Ve hepsi, Kuzey’in kuralı sayesinde, gülümsedi.
Mira, simidini bölerken Ece’ye döndü. “Salı sabahki derse geleceğim,” dedi, sanki sıradan bir şey söylüyormuş gibi. “Ön sıraya.”
Ece’nin içinde, altı haftadır taşıdığı küçük düğüm, bir nefeste çözüldü. “Seni bekliyorum,” dedi. Ve bunu söylerken sesi, bütün o kuralların, bütün o kartların yapamadığı bir şeyi yaptı: titredi.
Can, kahvaltının ortasında, kartı cebinden çıkarıp açtı. Okudu. Yüzü bir an değişti, sonra yumuşadı. Ece masanın altından ayağını onun ayağına değdirdi.
Mira merakla eğildi. “Ne yazıyor?”
Can kartı yeniden katladı ve cebine koydu. “Bir sonraki rüzgârın adı,” dedi.
Sıradaki hikaye · Can Erdem başka bir hikayede
Alaçatı’da Yel Değirmenlerinin Altında Tek Gece
Yorumlar