sexhikayen

Oral Sex Hikayeleri

Rize’de Kör Tadım Masasında Kaybedilen Bir Puan

Beş yıldır her kör tadımda Zerrin'i bir puanla geçen Emre, bu yıl bergamotu tanıyamaz. Zerrin sırrı herkesten saklar ve ona yamaçtaki evinde bir ders önerir.

Rize’de Kör Tadım Masasında Kaybedilen Bir Puan
Fotoğraf: Pritindra Das / Unsplash

Zerrin Bayraktar’ın dili, Rize’de bir çay yaprağının hangi yamaçta, hangi sabah, hangi elle toplandığını söyleyebilecek kadar iyi bilinirdi. Otuz dokuz yaşındaydı, on altı yıldır bir kooperatif fabrikasında baş eksperdi ve hayatında yalnızca bir kişiye yenilmişti. Beş yıldır, her sezon sonu kör tadımında, Of’taki rakip fabrikanın eksperi Emre Tuna onu tam bir puanla geçiyordu. Bu yıl, on ikinci bardakta, Emre ilk kez yanıldı ve Zerrin bunun bir hata olmadığını anladı.

Tadım salonu fabrikanın en üst katındaydı; pencereleri, sisin içinden yükselen yeşil basamaklara açılıyordu. Masada yirmi dört beyaz porselen fincan, her birinin önünde bir avuç ıslak yaprak, bir de numaralı kart duruyordu. Eksperler sırayla eğiliyor, kaşıkla demlenmiş çayı höpürdeterek dillerine alıyor, sonra bakır tükürük kabına bırakıp not yazıyorlardı. Bu ritüelin dışarıdan nasıl göründüğünü Zerrin bilirdi: tuhaf, gürültülü, neredeyse komik. İçeriden ise bir dua kadar ciddiydi.

Emre’yle aralarındaki rekabet de bu ciddiyetin içinde büyümüştü. İlk yıl Emre ona tadımdan sonra bir bardak çay ısmarlamak istemiş, Zerrin reddetmişti. İkinci yıl Zerrin onun kartına küçük bir not iliştirmiş, Emre cevap vermemişti. Sonraki üç yıl boyunca birbirlerine yalnızca puan tablolarının üstünden bakmışlar, yemekhanede aynı masaya oturmamaya özen göstermişlerdi. Fabrikadakiler bunu düşmanlık sanıyordu. Zerrin ise bazı geceler, Emre’nin tadım kartlarına yazdığı o kendinden emin, eğik el yazısını düşünerek uyuyamıyordu.

On ikinci fincana Zerrin, jürinin izniyle, bir oyun koymuştu: yaprağın içine bir damla bergamot. Herkes fark etti. Herkes, Emre hariç.

Bir eksper tadı kaybedince neyini saklar?

Tadımdan sonra Emre’yi fabrikanın arka merdivenlerinde buldu. Otuz altı yaşındaydı; uzun boylu, ince yüzlü, dudaklarının kenarında hep bir şeyin tadını arıyormuş gibi bir gerginlik taşıyan bir adam. Duvara yaslanmış, sise bakıyordu.

“Bergamot,” dedi Zerrin, yanına durarak.

Emre gözlerini kapadı. “Biliyorum. Kokusunu aldım, iki adımdan. Ama dilime gelmedi.” Uzun bir sessizlik oldu. “Kışın ağır bir ateş geçirdim. Tat geri gelmedi. Yarısı geldi. Ekşiyi alıyorum, buruğu alıyorum; tatlı ve çiçek gitti. Altı aydır burnumla tadım yapıyorum.”

“Kimse bilmiyor mu?”

“Sen biliyorsun.” Emre ona döndü. “Söyleyecek misin?”

Zerrin bir an sustu. Beş yıllık bir puan farkı, bir avuç kibir, tadım salonunda öğle yemeğinde yapılan sinsi şakalar; hepsi bir anda çok küçük göründü. “Hayır,” dedi. “Ama bir şey teklif edeceğim. Tat geri öğretilebilir. Bunu biliyor musun?”

“Doktorlar da öyle söyledi. Koku eğitimi, tat egzersizleri.”

“Doktorlar çay bilmez,” dedi Zerrin. “Pazar günü Cumhuriyet Mahallesi’nin üstündeki yamaçta, taş evdeyim. Gelirsen öğretirim. Gelmezsen, bu konuşma hiç olmadı.”

Bir tat yeniden nasıl öğrenilir?

Emre pazar günü geldi, elinde bir sepet yaban mersini, yüzünde mahcup bir gülümsemeyle. Zerrin’in evi çay bahçelerinin ortasında, kestane ağaçlarının gölgesinde, iki odalı bir taş evdi. Terasa bir masa kurmuş, masanın üstüne yirmi küçük kâse dizmişti: bal, tuz, limon kabuğu, karanfil, ıhlamur çiçeği, bir dilim incir, bir parça kara çikolata, bir tutam taze nane.

“Gözlerini kapat,” dedi Zerrin. “Burnunu da tıka. Burnun sana yalan söylüyor; dilin unutmuş, burnun telafi ediyor. Önce burnu susturacağız.”

Emre itiraz etmedi. Zerrin bir kaşığa bir damla bal aldı, onun dudaklarına yaklaştırdı. “Ağzını aç. Hemen yutma. Dilinin ucunda tut. Sonra kenarlarına yay. Ne hissediyorsun?”

“Hiçbir şey. Sıcak. Yapışkan.”

“Sabret. Tat bir kapıdır; önce eşiğe gelir, sonra içeri girer.”

Bir saat böyle sürdü. Zerrin ona tuzu, ekşiyi, buruğu, acıyı tek tek tattırdı; Emre her birinin adını koydu. Ama tatlıya gelince yüzü buruştu, omuzları düştü. “Yok,” dedi. “Gitmiş.”

Zerrin incir dilimini aldı, ikiye böldü, bir yarısını kendi dudaklarına götürdü. Sonra bir an durdu. Teklif etmek üzere olduğu şeyin bir ders olmadığını ikisi de bilecekti. “Bir deneme daha yapalım,” dedi, sesi biraz kısılmıştı. “Ama farklı bir yöntemle. İstemezsen söyle, devam etmeyiz.”

Emre gözlerini açtı. Aralarında yalnızca kâseler, nane kokusu ve kestanelerin yapraklarından süzülen yeşil ışık vardı. “Ne yöntemi?”

“Tat bazen bir başkasının ağzından öğrenilir,” dedi Zerrin. “İnciri ben yiyeceğim. Sen beni öpeceksin. Eğer istersen.”

Emre bir süre konuşmadı. Sonra elini uzatıp onun bileğini tuttu, nabzını parmaklarının altında hissedecek kadar hafif. “Beş yıldır,” dedi, “tadım masasında seni yendiğimde gözlerinin içindeki o kıvılcımı görmek için o bir puanı istedim. İnan bana, istiyorum.”

İncirin tadı hangi dudakta geri gelir?

Zerrin inciri ağzına aldı. Emre öne eğildi, önce yalnızca dudaklarını onunkilere değdirdi; sabırla, bir yaprağın ilk demini bekler gibi. Sonra öpücük derinleşti. Bir an hiçbir şey olmadı. Sonra Emre’nin nefesi kesildi, geri çekildi, gözleri dolu dolu Zerrin’e baktı.

“Tatlı,” dedi fısıltıyla. “Tatlı. Geldi.”

Zerrin güldü ve gülerken ağladığını fark etti. Emre bu kez davetsiz değil, davet edilmiş biri gibi yeniden eğildi; öpüşü artık bir deney değil, açlıktı. Zerrin’in ellerini kendi yüzüne koydu, onun dudaklarının kenarındaki incir tadını, şakağındaki tuzlu teri, boynundaki ıhlamur kokusunu birer birer aradı ve buldu. Her bulduğunda adını söyledi, bir eksper titizliğiyle, bir âşık sabırsızlığıyla.

“İçeri girelim mi?” diye sordu Zerrin, nefes nefese.

“Sen istiyorsan.”

“İstiyorum. Ama ders bitmedi.” Gülümsedi. “Bütün tatları bulmadan bitmez.”

Taş evin yatak odası kestane yapraklarının gölgesiyle yeşile boyanmıştı. Emre onu öyle yavaş soydu ki Zerrin her düğmede kendi teninin ayrı bir yamaç, ayrı bir hasat olduğunu düşündü. Emre’nin dudakları köprücük kemiğinden omzuna, omzundan göğsünün ortasına indi; her durakta bekledi, tattı, Zerrin’e baktı. Zerrin ellerini onun saçlarına daldırıp başını salladı, “Devam,” dedi, “dur demediğim sürece devam.” Öpüşleri belinin kıvrımından aşağıya, bir eksperin en son ve en değerli fincana eğilmesi gibi, saygıyla ve açgözlülükle indi. Zerrin başını yastığa bıraktı, gözlerini kapadı ve kendi adını, sisli yamaçlarda yankılanan bir şarkı gibi, ilk kez başka birinin ağzında duydu.

Sonra sıra ona geldi. Bir tadımın kuralı buydu: iki ağız, iki not, iki ayrı karar. Zerrin de onu aynı titizlikle, aynı açlıkla tattı ve Emre’nin nefesinin her değişimini bir bardağın rengi gibi okudu. Pencerenin dışında sis yükseldi, çay bahçelerini, kestaneleri, taş evin çatısını yumuşak bir beyazlığa sardı ve dünyanın geri kalanını usulca sildi.

Sabah Emre mutfakta iki ince belli bardağa çay doldurdu. Birini Zerrin’e uzattı, kendininkinden bir yudum aldı, dilinin üstünde tuttu ve gülümsedi.

“Ne var içinde?” diye sordu Zerrin.

“İkizdere’nin yukarısı,” dedi Emre. “Mayıs hasadı. İkinci yaprak. Bir de…” Durdu, bir yudum daha aldı. “Bir de senin dudaklarının tadı. Bunu hangi deftere yazacağım?”

“Hiçbirine,” dedi Zerrin. “O tat tadım kartına sığmaz. Sen onu ezberle, yeter.”

Meram’da Kullanım Kılavuzunun Yazılmayan Sayfası Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Meram’da Kullanım Kılavuzunun Yazılmayan Sayfası 5 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.