Karaköy’de Bir Kadının Tenine Yazılan Koku
Arda, yalnızca bir kez gördüğü bir kadının kokusunu istiyor; Ilgın ise her denemede o kokunun kendi teninde saklı olduğunu fark ediyor.

“Bir kadın için koku istiyorum,” dedi adam, ve Ilgın tarifin ilk üç notasını duyunca kalemin ucunun kâğıtta takıldığını hissetti. Otuz iki yaşındaydı, Karaköy’ün arka sokaklarındaki parfüm atölyesinde yüzlerce kahverengi şişenin arasında yaşıyordu ve tutkulu bir erotik hikâyenin ilk sayfasının, kendi teninin kokusunu bir yabancının ağzından duymakla açılabileceğini hiç düşünmemişti.
Müşterileri ona anılarını anlatır, o da anıları kokuya çevirirdi. Ama o salı gelen adam, ağzından çıkan her kelimeyle atölyenin havasını değiştiriyordu. Adı Arda’ydı; otuz beş yaşındaydı, gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı, sesinde acelesiz bir derinlik vardı.
“Onu yalnızca bir kez gördüm,” dedi. “Bergamot gibi başlıyordu, sonra tuz, sonra ıslak taş. En sonunda, tenine yaklaşınca, incir yaprağı.”
İncir yaprağı, Ilgın’ın kendi tenine sürdüğü, hiçbir müşterisine satmadığı karışımın kalbiydi. Tesadüf, dedi kendine, ve adamın gözlerinden kaçmak için şişelerin arasına eğildi.
“Bu kadının adını biliyor musunuz?” diye sordu, sesi biraz fazla düz çıkarak.
Arda gülümsedi. “Henüz değil.”
Bileğin içindeki sıcaklık neyi ele veriyordu?
“Bu tür siparişler zaman alır,” dedi Ilgın, sesini olabildiğince mesleki tutarak. “Haftalarca deneme yaparız. Kokuyu tende test etmem gerekir, sizin de her aşamada orada olmanız.”
“Acelem yok,” dedi Arda. “Hiç olmadı.”
Deneme seansları haftada iki akşam, atölye kapandıktan sonra yapılıyordu. Ilgın her yeni karışımı kendi bileğinin içine damlatıyor, kokunun tende açılmasını bekliyor, sonra kolunu Arda’ya uzatıyordu. Adam ilk akşam sormuştu: “Yaklaşabilir miyim?” Ilgın başını sallamıştı; o günden beri her seansın başında aynı soru ve aynı baş sallayış bir ritüele dönüşmüştü.
Arda’nın nefesi bileğinin ince derisine değdiğinde Ilgın’ın bütün bedeni o tek noktada toplanıyordu. Adam acele etmiyor, kokuyu içine çekip gözlerini kapatıyor, ağır ağır konuşuyordu: “Tuz fazla. Taş eksik. Ama yaklaşıyoruz.” Her “yaklaşıyoruz” deyişinde Ilgın kendini uçurumun kenarına bir adım daha yakın buluyordu.
İkinci haftada Arda, bir deneme sırasında gözlerini açtı ve ona doğrudan baktı. “Sen hep bu kadar sessiz misin?” diye sordu.
“Kokular konuşurken evet,” dedi Ilgın.
“Peki bu ne diyor?” Arda başını yeniden bileğine eğdi, ama bu kez koklamadı; yalnızca orada bekledi, nefesi teninin üstünde ılık bir iz bırakarak.
Ilgın yutkundu. “Bergamotun fazla olduğunu söylüyor,” dedi. “Ve senin fazla yakın olduğunu.”
Arda hemen geri çekildi, avuçlarını havaya kaldırdı. “Söylemen yeter.”
“Bir şey demedim ki,” diye fısıldadı Ilgın, ve kolunu çekmedi.
Seanslar arasında onu düşünmemeye çalıştı. Gündüzleri başka müşterilere düğün kokuları, ölmüş annelerin hatırası için lavanta karışımları hazırladı. Bir öğleden sonra atölyenin kapısındaki çan çaldı ve içeri Deniz Sarp girdi; otuz dört yaşındaki kostüm tasarımcısı, Beyoğlu’nda sahnelenecek yeni bir oyun için başrol oyuncusunun kokusunu ısmarlamıştı. Uzun boylu, keskin elmacık kemikli, sesi kadife gibi bir kadındı; ödüllü kostümleri kadar dobralığıyla da tanınırdı.
Deniz şişeyi koklayıp onayladı, sonra Ilgın’a uzun uzun baktı. “Sen bu hafta üç kez aynı etiketi yanlış yazdın,” dedi, tezgâhtaki kâğıtları göstererek. “Bütün şişelerin üstünde ‘incir’ yazıyor, kızım. Kim bu?”
Ilgın kızardı. “Bir müşteri.”
“Kostüm de böyledir,” dedi Deniz, şişeyi çantasına koyarken. “Başkası için dikersin, sonra bir bakarsın kendi bedenine göre almışsın ölçüleri. Dikkat et; ya da etme.” Kapıdan çıkarken göz kırptı.
O akşam Ilgın atölyeyi kapattıktan sonra eve gitmedi. Karaköy’ün ıslak kaldırımlarında Galata Köprüsü’ne kadar yürüdü, balıkçıların oltalarının arasında durup Haliç’in kararmış suyuna baktı. Rüzgâr yosun ve mazot kokuyordu; kendi bileğini burnuna götürdü ve orada hâlâ Arda’nın nefesinin bıraktığı görünmez sıcaklığı aradı. Deniz haklıydı. Bütün şişelere “incir” yazmıştı ve bunun bir hata olmadığını artık biliyordu.
Dördüncü hafta, Galata’dan esen lodos camları titretirken, Arda bileği bırakmadı. Burnunu kolunun iç tarafında yukarı, dirseğinin kıvrımına kadar gezdirdi. “Burada farklı kokuyor,” dedi boğuk bir sesle.
Ilgın kolunu çekmedi; ama titreyen sesiyle sordu: “O kadın kim, Arda?”
Arda bir an gözlerini kapattı, sanki cevap kokunun içinde bir yerde saklıymış gibi derin bir nefes aldı. Atölyenin camlarında yağmur damlaları birikmeye başlamıştı. “Söyleyeceğim,” dedi. “Ama söyledikten sonra bana bileğini bir daha uzatmayabilirsin.”
Formül aslında kime aitti?
Adam doğruldu, cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Altı ay önce Ilgın’ın Cihangir’de verdiği koku atölyesinin broşürüydü; kenarları yıpranmış, defalarca açılıp katlanmıştı.
“Oradaydım,” dedi. “Masaları dolaşırken yanımdan geçtin; bergamot, tuz, ıslak taş. Sonra eğilip şişemi düzelttin; incir yaprağı. Kim olduğunu sormaya cesaret edemedim; sen dönüp gülümsediğinde bir şey söylersem her şeyin bozulacağını sandım. Seni bulduğumda da sana kokunu anlatmaktan başka bir yol bulamadım.”
Ilgın tezgâha yaslandı. Bir yanı öfkelenmek, kandırılmış hissetmek istiyordu; ama asıl duyduğu şey, haftalardır bileğinde biriken o sıcaklığın sonunda bir adının olmasıydı.
“Bana söyleyebilirdin,” dedi.
“Biliyorum. Şimdi söylüyorum. Ve eğer istemezsen kapıdan çıkarım, formül de senin kalır.”
“Dört hafta,” dedi Ilgın. “Dört hafta boyunca bileğimi kokladın ve her seferinde beni tarif ettin.”
“Her seferinde biraz daha doğru tarif ettim,” dedi Arda. “Bunu da itiraf ediyorum.”
Ilgın sustu. Dışarıda lodos bir tabelayı sallıyor, metal bir inilti atölyenin sessizliğini bölüyordu. Sonra en üst raftan küçük, etiketsiz bir şişe aldı ve tıpasını açtı. Oda bir anda incir yaprağının yeşil, sütlü kokusuyla doldu.
Bir damlayı boynunun yan tarafına, nabzının attığı yere sürdü.
“Aradığın koku bu,” dedi. “Bitmiş hâli. Ama yalnızca burada açılır.” Gözlerini adamın gözlerinden ayırmadı. “Yaklaşabilirsin.”
Tende açılan son nota neydi?
Bir an hiçbiri kıpırdamadı. Atölyenin saati tıklıyor, raflardaki şişeler lodosun her darbesinde incecik bir sesle birbirine sürtünüyordu. Arda, Ilgın’ın boynundaki o küçük ıslak noktaya baktı, sonra yeniden gözlerine.
“Emin misin?” dedi yine de. “Bir koku testi değil bu.”
“Biliyorum,” dedi Ilgın. “Dört haftadır hiçbiri değildi.”
Arda bu kez sormadı, çünkü cevap zaten verilmişti; yine de yavaş geldi, Ilgın’a geri çekilmesi için her fırsatı bırakarak. Dudakları önce boynuna, kokunun açıldığı o sıcak noktaya değdi. Ilgın’ın nefesi kesildi, parmakları adamın saçlarına gömüldü ve onu kendine, daha yakına çekti.
Öpüşmeleri sabırsızdı; haftaların biriktirdiği bütün gerilim tek bir nefeste boşalıyordu. Arda onu tezgâhın üzerine oturttuğunda şişeler tıngırdadı, biri devrildi ve atölyeyi bir anda yasemin kapladı. Ilgın güldü, adamın gömleğini omuzlarından sıyırdı.
“Bunu da mı not alacaksın?” diye fısıldadı Arda.
“Yasemin fazla,” dedi Ilgın. “Ama yaklaşıyoruz.”
Arda’nın elleri sırtında gezinirken her yeni dokunuşta durup onun yüzüne baktı; Ilgın da her defasında bedeniyle, sonra fısıltıyla evet dedi.
Lodos dışarıda kepenkleri döverken atölyenin tek lambasını Ilgın söndürdü. Karanlıkta yalnızca kokular kaldı: bergamot, tuz, ıslak taş, incir yaprağı ve şimdi bunlara karışan, ikisinin de adını koyamadığı yeni bir nota. O notanın nerede başlayıp nerede bittiğini sabaha kadar ikisi de çözemedi.
Gece bir ara, karanlıkta, Arda onun bileğini yeniden dudaklarına götürdü. “Şimdi farklı kokuyor,” dedi. “Ne değişti?” Ilgın gözlerini kapattı. “Artık tarif etmiyorsun,” dedi. “Dokunuyorsun.”
Sabah Arda uyandığında Ilgın tezgâhın başında, yeni bir etikete bir şey yazıyordu. Adam omzunun üzerinden baktı. Şişenin üstünde tek bir kelime vardı: “İkimiz.”
“Bunu satmayacağım,” dedi Ilgın, şişeyi onun avucuna bırakırken. “Bu koku tek bir tende açılmıyor; tamamlanmak için iki tene ihtiyacı var.”
Arda şişeyi ışığa tuttu, sonra cebine koydu. “Bir şartla,” dedi. “Bir dahaki denemeyi benim tenimde yapacaksın. Ben de kokumu bilmiyorum; belki sen tarif edersin.”
Ilgın güldü ve not defterini açtı. İlk satıra tek bir kelime yazdı: “Lodos.”
Öğlene doğru Deniz’den bir mesaj geldi: “Prömiyer cuma. İki davetiye ayırdım; biri sana, biri incir kokulu müşterine. Sahne arkasına da gelin, size göstermem gereken bir kostüm var. Kokusu henüz yok.”
Sıradaki hikaye · Deniz Sarp başka bir hikayede
Büyükada’da Gümüş Maskenin Ardındaki Ses
Yorumlar