sexhikayen

Erotik Hikayeler

Odunpazarı’nda Elektriklerin Kesildiği Gece

Cansu ile Barış, sokağın iki yakasında birbirine meydan okuyan iki şeftir; ta ki bir gece bütün mahalle karanlığa gömülene kadar.

Odunpazarı'nda Elektriklerin Kesildiği Gece
Fotoğraf: Clay Banks / Unsplash

Odunpazarı’nın en dar sokağının iki yakasında birbirine meydan okuyan iki şef vardı ve ikisinin de karşısındakine söylemediği birer sırrı vardı. Bir cumartesi gecesi bütün mahallenin elektriği kesildiğinde, o sırlardan biri mum ışığında, bir tava tereyağının cızırtısı arasında ağızdan kaçtı.

Otuz yaşındaki Cansu, Odunpazarı’nın renkli konaklarından birinde, cumbası sokağa sarkan hardal sarısı bir evde açtığı lokantasının mutfağında, ateşin başında doğmuş biri gibi rahattı. Ta ki karşıdaki çivit mavisi konağa otuz üç yaşındaki Barış kendi restoranını açana kadar. İlk haftadan itibaren aralarındaki rekabet, sokağın bütün esnafının merakla izlediği bir tutku hikâyesine dönüştü; kimse bunun nereye varacağını bilmiyordu, en az da onlar.

Bu kavga nasıl biterdi?

Barış onun haşhaşlı çöreğine meydan okuyan bir tatlı çıkardı; Cansu onun çiböreğine rakip bir menü hazırladı. Sabahları kapılarının önünü süpürürken birbirlerine laf atıyorlardı.

“Fırının yine fazla sıcak Cansu Şef. Kokusu bizim tarafa geliyor.”

“Senin müşterilerin de bizim tarafa geliyor Barış Şef. Ne yapalım.”

“Kokuya geliyorlar. Kalmaya bize geliyorlar.”

“Nerede kalırlarsa kalsınlar, tatlıyı burada yiyorlar.”

Ama Cansu, adamın mutfağında çalışırken nasıl kendini kaybettiğini, kollarını sıvadığında önkollarındaki eski yanık izlerini, cam bölmenin ardından izlemeden edemiyordu. Barış da onun hamur yoğururken saçını bir kalemle topuz yapıp unlu elleriyle alnını sildiğini, alnında beyaz bir iz bıraktığını her sabah görüyordu ve bir kez bile söylemiyordu.

Mahallenin bakkalı, yetmişini geçmiş Necati Amca bir gün ikisine de aynı şeyi söyledi, önce birine, beş dakika sonra ötekine: “Bu kavga böyle bitmez evladım.”

“Nasıl biter Necati Amca?” diye sordu Cansu.

Necati Amca bıyığının altından gülümsedi, ona bir kutu kibrit uzattı. “Elektrikler bir gün kesilir,” dedi. “O zaman görürsün.”

Cansu güldü ve kibriti önlüğünün cebine attı. Üç hafta sonra o kutuyu karanlıkta, titreyen parmaklarla arayacaktı.

Karanlıkta arka kapıyı kim çaldı?

Bir cumartesi akşamı, iki lokanta da ağzına kadar doluyken, bütün mahallenin elektriği kesildi. Önce aspiratör sustu, sonra fırının fanı, sonra salondaki müzik. Bir saniyelik mutlak sessizliğin ardından tabak sesleri, telaşlı fısıltılar, bir çocuğun kahkahası. Cansu’nun fırını elektrikliydi; ızgaralar söndü, tencerelerin altı soğumaya başladı.

Önlüğünün cebinde Necati Amca’nın kibritini buldu, bir mum yaktı. Tam o sırada mutfağın arka kapısı açıldı ve el fenerinin ışığında Barış belirdi; kucağında iki tüplü ocak vardı.

“Benim mutfak zaten ateşle çalışır,” dedi. “Ama bütün müşterilere tek başıma yetişemem. Seninkilere de yetişemezsin. Birlikte pişirirsek kimse aç kalkmaz.”

Cansu ona baktı. Mumun ışığında adamın yüzü bambaşkaydı; gündüzkü alaycılık gitmiş, yerine ciddi, neredeyse kaygılı bir şey gelmişti. Gururunu bir an tarttı, sonra önlüğünü sıkıca bağladı.

“Benim tezgâhım, benim kurallarım,” dedi.

Barış gülümsedi. “Emredersin şef.”

Mumların ışığında, dar mutfakta omuz omuza çalıştılar. Biri soğan doğrarken öteki tavayı sallıyor, biri tuz isterken öteki tuzu çoktan uzatmış oluyordu. Barış’ın kolu her uzanışta Cansu’nun beline sürtünüyor, sıcak tavalardan yükselen buhar ikisinin de yüzünü ıslatıyordu. Cansu onun nefesini ensesinde hissettiğinde bıçak bir an elinde durdu; sonra hiçbir şey olmamış gibi doğramaya devam etti. Ama ikisi de biliyordu.

“Beşinci masa mantı istiyor!” diye seslendi garson kapıdan.

“Mantı yok,” dedi Barış.

“Mantı var,” dedi Cansu, ona bakmadan. “Hamuru sabahtan açtım.”

“Bu karanlıkta mantı mı kapatacaksın?”

“Sen yoğurdu sarımsakla döv, ben kapatırım. Tereyağını da yakma; benim tezgâhımda tereyağı yakılmaz.”

“Emredersin şef,” dedi Barış yeniden, ama bu kez sesi bir fısıltı kadar alçaktı ve Cansu ensesinin ürperdiğini hissetti.

Garsonlar iki konağın arasında tabak taşıyor, müşteriler mum ışığında yemeğin hiç bu kadar güzel olmadığını söylüyordu. Cansu bir ara Barış’ın tavadaki kızarmış tereyağını tadıp gözlerini kapattığını gördü ve kendi midesinde, yemekle hiç ilgisi olmayan bir boşluk hissetti.

“Tat,” dedi Barış, ona bir kaşık uzatarak.

Cansu kaşığı almak yerine eğildi, dudaklarını onun parmaklarına bir nefes kalana kadar yaklaştırdı ve kaşıktan tattı. Barış’ın eli titredi; kaşık tezgâha çınlayarak düştü.

“Tuzu az,” dedi Cansu ve arkasını döndü.

Barış kaşığı yerden aldı, tezgâhın kenarına koydu. “Tuzu az değil,” dedi arkasından, alçak sesle. “Sen sadece itiraf etmek istemiyorsun.”

“Neyi?”

“Güzel olduğunu.”

Cansu cevap vermedi; ama soğanları doğrarken bıçağı biraz fazla hızlı indirdiğini ikisi de duydu.

Porsuk Kalemi’nin arkasında kim vardı?

Gece yarısı son müşteri de gittiğinde mutfak yorgunluk, kızarmış tereyağı ve mum kokuyordu. Bulaşıklar yığılmış, tezgâh un ve maydanoz saplarıyla dolmuştu. Cansu tezgâha yaslandı; Barış karşısında elindeki bardak ayranı bitirdi. Aralarında yalnızca bir adım vardı ve o adım haftalardır atılmayı bekliyordu.

“Teşekkür ederim,” dedi Cansu. “Bu gece sen olmasan batardım.”

Barış omuz silkti. “İlk kez değil,” dedi.

Ağzından kaçtığını anladığı an yüzü değişti. Cansu kaşlarını çattı.

“Ne demek ilk kez değil?”

Geçen kış, lokantası kapanmanın eşiğindeyken, Porsuk Kalemi adıyla yazan gizemli bir yemek yazarı onun mutfağı hakkında öyle bir yazı yayımlamıştı ki ertesi haftadan itibaren masaları bir daha boş kalmamıştı. Cansu o yazıyı çerçeveletip kasanın arkasına asmıştı. Yazarın kim olduğunu bütün Eskişehir merak ediyordu.

“Sendin,” dedi.

Barış gözlerini kaçırmadı. “O zaman henüz karşına dükkân açmamıştım. Bir akşam yemeğe geldim, mercimekli mantını yedim. Ömrümde yediğim en dürüst yemekti. Sonra karşıdaki konak boşalınca…” Durdu, ellerini önlüğüne sildi. “Belki de yalnızca senin yanında olmak istedim. Rakibin olarak bile.”

“Aylarca bana laf attın.”

“Başka türlü yanına yaklaşamazdım. Sen kılıcı çoktan çekmiştin.”

“Ben mi çekmiştim?”

“İlk gün kapına bir saksı sardunya bıraktım. Ertesi sabah kaldırımda kurumuştu.”

Cansu’nun ağzı açık kaldı. “O sardunya senden miydi? Belediyeden sanmıştım.”

“Belediye kimseye sardunya getirmez Cansu.”

İkisi de istemeden güldü; gerginlik bir an çözüldü, sonra yeniden, daha sıcak bir düğümle bağlandı.

Cansu bir süre konuşmadı. Mumun alevi aralarında eğilip doğruldu. Sonra o adımı kendisi attı. Barış’ın önlüğünün iplerini tutup onu kendine çekti ve yüzlerini mum ışığında bir nefes mesafede durdurdu.

“Seni öpeceğim,” dedi. “İstemiyorsan şimdi söyle.”

Barış’ın cevabı dudaklarına doğru yarım bir fısıltıydı: “Aylardır bunu bekliyorum.”

Bu ateş söndürülebilir mi?

Öpüşmeleri mutfak kadar sıcaktı; aceleci ve aç. Barış onu tezgâhın üzerine kaldırdığında un torbası devrildi, beyaz bir bulut ikisinin saçlarına kondu ve kahkahaları öpücüklerinin arasına karıştı. Cansu adamın tişörtünü yukarı sıyırırken parmaklarını önkollarındaki yanık izlerinde gezdirdi.

“Bunlar nereden?”

“Her biri bir hata,” dedi Barış. “Bu gece hiç hata yapmak istemiyorum.”

“O zaman sor.”

“Devam edeyim mi?”

“Et.”

Barış her dokunuşta onun gözlerine bakıyor, Cansu her bakışta onu daha da yakına çekiyordu. Tezgâhtaki son mum bir esintiyle titreyip söndü. Karanlık mutfakta yalnızca tüplü ocağın küçük mavi alevi yanıyordu; Cansu uzanıp onu da kapattı. Bu gece ikisi de başka bir ateşe ihtiyaç duymuyordu.

Sabaha karşı elektrik geldiğinde bütün ışıklar bir anda yandı ve aspiratör homurdanarak çalışmaya başladı. Cansu, Barış’ın göğsüne yaslanmış, un içindeki saçlarıyla gülüyordu. Dışarıda Necati Amca kepengini kaldırıyor, sokağın iki yakasındaki ışıklı pencerelere bakıp kendi kendine başını sallıyordu.

“Ne dedim ben size?” diye seslendi sokağın ortasından. “Elektrik bir gün kesilir dedim.”

Cansu pencereyi açtı. “Kibritin için sana borçluyum Necati Amca.”

“Borç değil evladım,” dedi yaşlı adam, kepengini sonuna kadar kaldırarak. “Bir düğün davetiyesi yeter.”

Cansu pencereden karşıdaki boş restorana baktı. “Yarın menüne mercimekli mantı koyarsan seni mahvederim,” dedi.

Barış onun alnındaki unu öptü. “Koymam,” dedi. “Ama yarından sonra iki konağın arasındaki duvarı yıkmayı konuşabiliriz.”

“Bir şartla,” dedi Cansu. “Porsuk Kalemi bir yazı daha yayımlayacak. Bu kez senin mutfağın hakkında. Ve onu ben yazacağım.”

Barış’ın yüzündeki gülümseme bir an dondu. “Benim mutfağım hakkında ne yazacaksın?”

Cansu kalktı, önlüğünü bağladı ve arka kapıdan çıkarken omzunun üstünden baktı. “Tuzu az,” dedi.

Karaköy'de Bir Kadının Tenine Yazılan Koku Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Karaköy’de Bir Kadının Tenine Yazılan Koku 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.