sexhikayen

Oyuncak Sex Hikayeleri

Meram’da Kullanım Kılavuzunun Yazılmayan Sayfası

Kılavuzun on bir sayfası hazırdı. On ikinci sayfa, kumandayı başkasına teslim etmeyi anlatıyordu ve Nazlı onu hiç yaşamadığı için yazamıyordu.

Meram’da Kullanım Kılavuzunun Yazılmayan Sayfası
Fotoğraf: Jatin Gajjar / Unsplash

Nazlı Erdem’in tasarladığı şey, bir avuç içine sığan, ipek dokulu, sessiz ve yumuşak hatlı küçük bir nesneydi; adı Ayva’ydı, çünkü Meram’daki bağ evinin bahçesindeki ağacın meyvesinden ilham almıştı. Otuz beş yaşındaydı, üç yıl önce İstanbul’daki bir ajanstan ayrılıp Konya’da küçük bir tasarım stüdyosu kurmuştu ve şimdi hayatının en mahrem ürününün kullanım kılavuzunu bitirmek üzereydi. Ortağı kılavuzun eksik kalan kısmı için bir teknik yazar tutmuştu. Bu oyuncak sex hikayesi, o yazarın bir salı sabahı bağ evinin kapısını çalmasıyla başladı.

Selim Kocaman otuz sekiz yaşındaydı. Daha önce tıbbi cihazların, bulaşık makinelerinin, bir kere de bir planetaryum projektörünün kılavuzunu yazmıştı. Elinde bir dizüstü bilgisayar, bir not defteri ve ayva ağacından düştüğü anlaşılan sarı bir yaprak vardı. Yaprağı, ne yapacağını bilemiyormuş gibi, kapıyı açan Nazlı’ya uzattı.

“Bahçeniz güzel,” dedi. “Kılavuzunuz da güzel. On bir sayfayı okudum. On ikinciyi göremedim.”

On bir sayfa ve bir boşluk

Nazlı onu salona aldı. Masada prototipin üç farklı versiyonu, ipek kumaş örnekleri, renk kartelaları ve küçük, yuvarlak bir kumanda duruyordu. Selim onlara uzun uzun baktı ama dokunmadı. Bu, Nazlı’nın hoşuna gitti; insanlar genelde ya kızarıp gözlerini kaçırıyor ya da kaba bir şaka yapıyordu. Selim ise yalnızca bir tasarımcının işine bakan bir yazar gibi bakıyordu.

“On ikinci sayfa partnerle kullanım,” dedi Nazlı, sesinin olduğundan daha sakin çıkmasına çabalayarak. “Kumandanın başka birine verilmesi. Yazamıyorum.”

“Neden?”

Nazlı bir an sustu. Pencereden ayva ağacının dallarını izledi. “Çünkü bunu hiç yapmadım,” dedi sonunda. “Ürünü ben tasarladım. Her detayını, her titreşim düzeyini, her eğimi kendim denedim. Ama kontrolü kimseye vermedim. Hiç. Bir kılavuz yazarı olarak bilirsiniz; yaşamadığınız bir şeyin talimatını yazarsanız, okuyan bunu hisseder.”

Selim not defterini kapattı. “O zaman sizinle konuşarak başlayalım,” dedi. “Ben soru sorarım, siz cevaplarsınız. Bir yerde durmak isterseniz dururuz. Bu yalnızca bir kılavuz.”

Sonraki üç gün boyunca, bağ evinin salonunda, ayva kokusu ve çay buharı arasında, Selim sorular sordu. Kumandayı tutan kişi neyi bilmeli? Neyi asla yapmamalı? Kişi rahatsız olduğunu nasıl söyler, söyleyemezse ne olur? Sorular teknikti, sesi düzdü, ama her cevaptan sonra Nazlı’ya öyle dikkatli bakıyordu ki Nazlı bazen cümlesinin ortasında duruyor, nefesini yeniden toplaması gerekiyordu.

İkinci gün öğleden sonra Selim, kılavuzun güvenlik bölümünü yüksek sesle okurken bir cümlede takıldı. “Burada ‘kullanıcı’ yazmışsınız,” dedi. “Ama partnerle kullanımda iki kişi var. Hangisi kullanıcı?” Nazlı cevap veremedi. Yıllardır her şeyi tek kişilik düşünmüştü; tasarımını da, evini de, hayatını da. Selim kalemle o kelimenin üzerini çizmedi, yalnızca yanına küçük bir soru işareti koydu. O soru işareti, Nazlı’nın o gece yatağında tavana bakarken düşündüğü tek şey oldu.

Üçüncü günün akşamı Selim bilgisayarını kapattı. “Bir şey fark ettim,” dedi. “Kumandada durdurma tuşu yok. Seviyeyi düşürebiliyorsunuz ama tek basışta her şeyi kapatan bir tuş yok.”

Nazlı kumandayı aldı, çevirdi, baktı. Haklıydı. Üç yıl boyunca tasarlamış, test etmiş, hiç fark etmemişti.

“Çünkü durdurmaya hiç ihtiyacım olmadı,” dedi yavaşça. “Kendi elimdeydi.”

“Başkasının elinde olduğunda,” dedi Selim, “ilk ihtiyacınız olan şey o tuş olur.”

Durdurma tuşu

Nazlı o gece atölyesinde sabaha kadar çalıştı. Kumandanın yüzeyine, ortasına, başparmağın kendiliğinden düştüğü yere, büyük, yumuşak, kabartmalı bir tuş ekledi. Basıldığı an her şeyi susturan, karanlıkta bile bulunabilen bir tuş. Sabah Selim geldiğinde yeni prototipi masanın üstünde onu bekliyordu.

Selim kumandayı aldı, başparmağını tuşun üzerinde gezdirdi ve gülümsedi. Nazlı onun gülümsediğini ilk kez görüyordu.

“Şimdi on ikinci sayfayı yazabilir misiniz?” diye sordu Selim.

“Hayır,” dedi Nazlı. Sonra derin bir nefes aldı ve kalbinin gürültüsünü bastırarak devam etti. “Yaşamadan yazamam, demiştim. Selim, bu gece burada kalır mısınız? Kılavuz için değil. Ya da yalnızca kılavuz için değil.”

Selim bir süre sessiz kaldı. Kumandayı masaya, ikisinin tam arasına koydu. “Emin olmanızı istiyorum,” dedi. “Bu bir iş anlaşmasının parçası değil. Hayır derseniz, yarın sabah yine buraya gelir, on ikinci sayfayı birlikte başka bir şekilde yazarız. Evet derseniz, her an fikrinizi değiştirebilirsiniz ve ben tek bir soru sormadan dururum.”

“Biliyorum,” dedi Nazlı. “Tuşu siz istediniz.”

O akşam ayva ağacının altında yemek yediler. Konuştular; Selim’in Ankara’da geçen yılları, Nazlı’nın İstanbul’dan neden kaçtığı, ikisinin de neden uzun zamandır kimseye yakın olmadığı üzerine. Selim, bir zamanlar biriyle yedi yıl yaşadığını ve son iki yılında ona bir kez bile ne istediğini sormadığını anlattı. “Kılavuz yazmayı belki de o yüzden seviyorum,” dedi. “Kâğıtta her adımı sormak zorundasın.” Gece serinlediğinde içeri girdiler. Nazlı kumandayı aldı, bir an elinde tuttu, sonra Selim’in avucuna bıraktı. Parmakları onun parmaklarında bir saniye fazla kaldı.

“Kurallar,” dedi Selim, sesi kısık. “Söyleyin.”

“Dur dediğimde durursunuz. Tuşa basarsınız. Bir şey söyleyemezsem elinizi iki kez sıkarım.” Nazlı yutkundu. “Ve bana bakarsınız. Hep bakarsınız.”

“Hep bakarım,” dedi Selim.

On ikinci sayfa

Selim onu yavaşça öptü; önce dudağının kenarından, sonra tam ortasından, sanki her öpücük bir soruymuş ve cevabını bekliyormuş gibi. Nazlı ellerini onun gömleğinin yakasına geçirdi, cevabı verdi. Selim’in parmakları onun ensesinde, saçlarının başladığı yerde dolaştı; ipek bir kumaşı ilk kez tanıyan biri kadar dikkatliydi. Kumanda onun diğer elindeydi ve başparmağı, Nazlı’nın gördüğü her an, o büyük, yumuşak tuşun üzerinde duruyordu.

İlk kez kontrolü bırakmak, Nazlı’nın beklediği gibi bir düşüş değildi. Daha çok, uzun zamandır taşıdığı bir yükü yere bırakıp nefes almaya benziyordu. Selim’in gözleri bir an olsun ondan ayrılmadı. Nazlı elini onun eline koyduğunda, iki kez değil tek kez, hafifçe sıktığında, Selim gülümsedi ve fısıldadı: “Biliyorum. Devam.”

Lamba söndü. Bağ evinin penceresinde ayva ağacının gölgesi kıpırdandı ve gece, Meram’ın serin rüzgârıyla birlikte, kimsenin talimat yazmadığı bir dilde ilerledi. Tuşa bir kez bile basılmadı.

Sabah Nazlı uyandığında pencereden içeri ayva kokusu doluyordu ve bir an nerede olduğunu, kim olduğunu bile hatırlamadan yalnızca o hafiflikte yattı. Selim mutfak masasında oturmuş, dizüstü bilgisayarında bir şey yazıyordu. Omzunun üzerinden baktı. Ekranda on ikinci sayfanın başlığı vardı ve altında yalnızca tek bir paragraf.

“Bütün sayfa bu mu?” diye sordu.

“Geri kalanını siz yazacaksınız,” dedi Selim. “Ama ilk cümle benim.”

Ürün altı ay sonra piyasaya çıktığında, kılavuzun on ikinci sayfası teknik terimler, güvenlik notları ve uzun açıklamalarla doluydu; ama sayfanın en üstündeki ilk cümle, hiçbir editörün değiştirmeye cesaret edemediği o cümle, hâlâ aynıydı: “Kumandayı teslim etmeden önce, durdurma tuşunun yerini birlikte bulun.”

Kumanda Bu Gece Bir Piyanistin Elinde Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Kumanda Bu Gece Bir Piyanistin Elinde 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.