sexhikayen

Erotik Şiirler

Gideros’ta Bir Teknenin Kaburgasına Yazılan Dizeler

Saadet kimseye göstermediği dizelerini Gideros koyundaki yarım bir teknenin kaburgalarına yazdırır. Kaplama tahtaları kapanırken bir aşk da tamamlanır.

Gideros’ta Bir Teknenin Kaburgasına Yazılan Dizeler
Fotoğraf: Arian R / Unsplash

Gideros koyunun kumsalında yarım bir tekne yatıyordu; kaburgaları gökyüzüne açık, bir balinanın iskeleti gibi. Saadet Önal onu ilk gördüğünde, kırk beş yaşında bir kadının kalbinde hâlâ boş kalmış bir yerin de böyle göründüğünü düşündü: sağlam, kemikli, ama üstü örtülmemiş. Cide’nin ilçe kütüphanesinde yirmi yıldır kitaplara etiket yapıştırıyor, geceleri kimseye göstermediği erotik şiirler yazıyordu. O teknenin başında duran adama bakarken, ilk kez bir dizenin kâğıttan önce tene yazılabileceğini sezdi.

Adam Orhan Tuna’ydı. Kırk yedi yaşında bir ahşap tekne ustası; Karadeniz’in bu sarp kıyısında kalafat ve keser bilen son birkaç kişiden biri. Saçları tuzdan sertleşmiş, elleri reçineden kararmıştı. Saadet her akşamüstü kütüphaneyi kapattıktan sonra koya indi, bir kayanın üstüne oturdu, defterini dizine koydu ve teknenin büyüyüşünü izledi. Orhan ilk hafta onu görmezden geldi. İkinci hafta başını kaldırıp selam verdi. Üçüncü hafta keserini bıraktı ve sordu:

“Ne yazıyorsun her akşam?”

“Teknenizi,” dedi Saadet.

Bir kaburgaya kaç dize sığar?

Orhan defteri istemedi; okumasını istedi. Saadet önce reddetti, sonra rüzgâr kâğıdın kenarını kaldırınca kendi sesini duydu:

Henüz su görmemiş bir gövde gibi bekliyorum,

kaburgalarım açık, göğsüm gökyüzüne dönük;

bir el gelsin, tahta tahta kapatsın beni,

reçineyle, sabırla, acele etmeden.

Orhan uzun süre sustu. Dalgalar kumu yalayıp geri çekildi; koyun iki yanındaki yeşil yamaçlardan çam ve ıslak toprak kokusu iniyordu. Sonra ustanın sesi, keser kadar kısa ve keskin geldi: “Bunu teknenin içine yazabilir miyim?”

“İçine mi?”

“Kaburgaya. Dağlayarak. Kaplama tahtaları kapandıktan sonra kimse görmez. Ama tekne bilir.” Bir an durdu. “Eğer izin verirsen. Senin dizen. Senin kararın.”

Saadet ona baktı; reçineli eline, sabırlı gözlerine. Kimse ona bir şiirini isteyerek sormamıştı. Kimse, bir şiirin bir şeyin içinde saklanabileceğini, saklandığı için daha da gerçek olacağını söylememişti.

“Veriyorum,” dedi. “Ama yazarken yanında olacağım.”

Ertesi akşam Orhan küçük bir mangal yaktı, ince bir demir çubuğu közde kızdırdı. Saadet dizeleri yavaşça söyledi, Orhan her kelimeyi meşe kaburganın iç yüzüne dağladı. Yanık tahtanın tatlı, isli kokusu havaya yayıldı. Harfler eğri büğrüydü, ama derindi. Saadet parmağını son kelimenin üstünde gezdirdi; tahta hâlâ sıcaktı.

Acele etmeden.

“Senin elin de böyle mi?” diye sordu, kendini tutamadan.

“Nasıl?”

“Sıcak. Acele etmeyen.”

Orhan cevap vermedi. Yalnızca elini, avucu yukarıda, onun önüne uzattı ve bekledi. Saadet parmaklarını o avuca koydu. Reçine, tuz, kor. Bir şiir değildi bu; bir şiirin yazılmadan önceki hâliydi.

Kaplama tahtaları kapanırken

Haftalar geçti. Her akşam bir kaburga, her akşam bir dize. Saadet, yazmadığı şeyleri yazmaya başladı; defterinde dizeler cesaretlendi, tenleşti, nefeslendi.

Sonra bir pazartesi, kütüphanenin okuma salonunda iki kadının fısıldaştığını duydu: “Kütüphaneci her akşam koyda, tekneci Orhan’ın yanında. Bu yaşta.” Saadet kitapları rafına dizmeyi bitirdi, kapıyı kilitledi ve o akşam koya inmedi. Ertesi akşam da inmedi. Yirmi yıl boyunca kendini Cide’nin dar sokaklarına sığdırmayı öğrenmişti; bir fısıltı, bütün o özenli küçülmeyi yerinden oynatmaya yetmişti.

Dördüncü akşam kütüphanenin kapısı çalındı. Orhan eşikte duruyordu, elinde kararmış bir tahta parçası. “Kaburgalardan biri,” dedi. “Boş kaldı. Tekne yarım gidecek yoksa.”

“Gidecek mi? Nereye?”

“İnebolu’dan bir balıkçı ısmarladı. Bahara teslim.” Orhan tahtayı masanın üstüne koydu. “Konuşanları duydum, Saadet. Ben de duyuyorum, yıllardır duyuyorum; yalnız adam, tuhaf adam, tahtayla konuşan adam. Kimsenin ağzını kapatamam. Ama sen gelmeyince keser elimde ağırlaştı. İstemiyorsan gelme. Yalnızca neden gelmediğini senden duymak istedim.”

Saadet tahtaya baktı, sonra adama. “Korktum,” dedi. “Konuşulmaktan değil. Bu şiirlerin bir gün o tekneyle birlikte gideceğinden. Benim içimden çıkan bir şey, başka birinin denizinde yüzecek.”

Orhan bir şey demedi. Yalnızca, “Yarın akşam gel,” dedi. “Sonra karar verirsin.”

Ertesi akşam Saadet koya indi; bu kez kayanın üstüne oturmadı, doğrudan teknenin yanına yürüdü. Yamaçtaki yoldan geçen biri onu görecek olsa bile, bu kez başını çevirip bakmadı. Orhan közü hazırlamıştı. Saadet defterini açtı ve o güne kadar kimseye, kendine bile yüksek sesle okumadığı bir sayfayı buldu.

Omzumun çukurunda bir liman var,

sen gelmeden kimse demir atmadı;

dalga ol, çekil, yine gel,

ben kıyı olmayı bu yaz öğrendim.

Orhan bunu okuduğunda demir çubuk elinde durdu. Saadet ilk kez onun yüzünde bir kızarıklık gördü; ateşten değil. “Bunu da yazayım mı?” diye sordu, sesi her zamankinden alçak.

“Bunu yazma,” dedi Saadet. “Bunu yap.”

Orhan çubuğu közün içine bıraktı. Yanına geldi, önünde durdu; aralarında yalnızca bir kaburganın gölgesi vardı. “Emin misin?” dedi. “Ben ağır bir adamım, Saadet. Acele etmem ama bırakmam da.”

“Ben yirmi yıldır hep acele etmeyen birini bekledim,” dedi Saadet. “Bırakmayan birini de.”

Orhan onun yüzünü iki avucunun arasına aldı ve öptü. Teknenin yarım gövdesinin içinde, kaburgaların gölgesinde, ayaklarının altında talaş, başlarının üstünde ilk yıldızlar. Öpücük bir dize gibiydi: kısa başladı, uzadı, kendi ritmini buldu. Saadet’in parmakları onun gömleğinin yakasından içeri kaydı, tuzlu, sıcak bir omuz buldu. Orhan’ın dudakları kulağının altına, oradan boynuna indi; her durakta bekledi, her durakta Saadet’in nefesinden bir “evet” okudu.

Tahta tahta,

nefes nefes,

kapat beni.

Koyun yukarısında, yamacın yarısında Orhan’ın taş evi vardı; penceresi denize bakan, kapısı hiç kilitlenmeyen bir ev. Merdivenleri el ele çıktılar, yarıda durup bir kez daha öpüştüler, sonra güldüler, çünkü ikisi de yaşlarının ağırlığıyla nefes nefese kalmıştı. Kapı arkalarından kapandığında Saadet bir an karanlıkta durdu, adamın yaklaştığını görmeden önce duydu.

Orhan onu yavaşça soydu, bir tekneyi kalafatlar gibi; her düğmeden sonra durup ona baktı, her bakışta Saadet başını salladı. Teninin hiç kimseye gösterilmemiş kıvrımlarını, kırk beş yılın bütün izlerini, ustanın sabırlı avuçları birer birer okudu. Saadet hayatında ilk kez kendini bir şiir gibi okunmuş hissetti; eksik hecesi, fazla virgülü, aceleyle yazılmış satırları affedilerek.

Ben bir gövdeydim, su görmemiş;

sen bir eldin, tuz bilen.

Bu gece denize indirildim.

Pencereden giren dalga sesi bir zaman sonra her şeyi örttü. Lamba hiç yakılmamıştı; sabaha kadar da yakılmadı.

Teknenin adı

Sonbaharın ilk haftasında tekne bitti. Kaplama tahtaları kapandı, içindeki bütün dizeler karanlığa gömüldü. Orhan gövdeyi zift ve keten yağıyla boyadı, Gideros’un balıkçıları kızaklarla onu kıyıya indirmek için toplandı. Biri bağlama getirmişti, biri bir tepsi sıcak pişi; koyun dar ağzı bir düğün yeri gibi kalabalıktı. Saadet de oradaydı; elinde defteri, yüzünde rüzgâr.

Tekne suya kaydığında herkes alkışladı. Ancak o zaman Saadet, pruvanın iki yanına beyaz harflerle yazılmış adı gördü. Bir sözcük değildi; bir dizeydi. Onun ilk akşam okuduğu şiirin son satırı.

ACELE ETMEDEN

“Bunu bana sormadın,” dedi Saadet, gözleri dolarak.

“Sordum,” dedi Orhan. “Bin kez. Her kaburgada. Sen hep evet dedin.” Gülümsedi; reçineli, tuzlu, ağır bir gülümseme. “Ama istersen sileriz. Hâlâ senin dizen.”

“Ya İnebolu’daki balıkçı? Onun teknesine benim dizemi mi yazdın?”

Orhan cebinden katlanmış bir makbuz çıkardı. “Kaporasını geri gönderdim. Ona bahara başka bir tekne yaparım. Bu tekne bir yere gitmiyor, Saadet. Gideros’ta kalıyor.” Bir an durdu. “Tabii sen de kalırsan. Kalmazsan da senin. Kürek çekmeyi öğretirim.”

Saadet teknenin yanına yürüdü, ıslak gövdeye avucunu koydu. Tahtaların altında, karanlıkta, kendi kelimelerinin yattığını biliyordu; kimsenin göremeyeceği, ama denize her çıkışta onunla birlikte yüzecek kelimeler.

“Silme,” dedi. “Ama bir dize daha var. Henüz kimseye okumadım.”

“Nereye yazayım?”

Saadet ona döndü, parmağının ucunu onun göğsüne, tam kalbinin üstüne koydu. Kırk beş yılın bütün sessizliğinden sonra, sesi hiç titremeden fısıldadı:

Buraya yaz. Ben her gece okurum.

Beş Oda, Beş Gece: Tenin Ezberlediği Şiirler Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Beş Oda, Beş Gece: Tenin Ezberlediği Şiirler 2 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.