Tirilye’de Aynı Bahçeye Bakan İki Pencere
Cem penceresini kâğıtla kapatmayı teklif eder; Duru reddeder. Yeni solosu izlenmek üzerinedir ve ona tek bir izleyici gerekir: karşı penceredeki adam.

“Lamba yanarsa bakabilirsin. Sönerse perdeni kapatırsın. Ben sana bakmam, sen bana seslenmezsin. Ve bunu bu dünyada yalnızca ikimiz biliriz.” Duru Aksel bu cümleleri Cem Oral’a bir kâğıda yazıp vermedi; incir ağacının altında, iki evin ortak bahçesini ayıran alçak taş duvarın üstünden, yüzüne bakarak söyledi.
Otuz iki yaşındaydı, çağdaş dans topluluğunda on yıldır sahnedeydi ve Tirilye’deki bu eski Rum evini prömiyerden önceki iki ay için kiralamıştı. Otuz yedi yaşındaki Cem ise bahçenin öbür yanındaki evde yaşıyor, üst kattaki atölyesinde zeytin ağaçlarını ve Mudanya körfezinin sabah ışığını boyuyordu. İki evin arka pencereleri yalnızca birbirine bakıyordu; bahçe yüksek bir duvarla sokaktan ayrılmıştı, ne bir komşu, ne bir yoldan geçen, kimse o iki pencereyi göremezdi.
Kâğıtla kapatılmayan pencere
Her şey bir gün önce başlamıştı. Cem kapısını çalmış, mahcup bir yüzle, atölyesinin penceresinin onun prova odasına baktığını söylemişti. “Fark ettim ki akşamları ışığınız yanıyor ve siz çalışıyorsunuz,” demişti. “Rahat edemezsiniz diye düşündüm. Pencereme kâğıt yapıştırabilirim. Ya da perdeyi kalıcı olarak kapalı tutarım.”
Duru ona uzun uzun bakmıştı. “Baktınız mı?”
“Hayır,” demişti Cem, hiç kaçamak yapmadan. “Işığınızın yandığını ve bir gölgenin hareket ettiğini gördüm, o kadar. Perdemi çektim ve size söylemeye geldim. Bilmeden bakılmak kimsenin hakkı değil.”
Duru o gece uyuyamamıştı. Yeni solosu, sekiz aydır üzerinde çalıştığı ve bir türlü canlanmayan o yirmi dakikalık parça, izlenmenin bir bedeni nasıl değiştirdiği üzerineydi. Aynanın önünde, boş bir stüdyoda yüzlerce kez çalışmıştı onu; ama ayna bakmıyordu, yalnızca gösteriyordu. Ertesi sabah taş duvarın önüne gitmiş ve teklifini yapmıştı.
Cem önce hayır demişti. “Bu tuhaf olur,” demişti. “Ve doğru olmaz.”
“Doğru olmayan, birinin habersiz bakması,” demişti Duru. “Bu habersiz değil. Ben istiyorum. Saat dokuzda, bir saat. Lamba yanıyorsa beni izlersin. Çizmek istersen çizersin. Ama ertesi gün bahçede karşılaşırsak hiçbir şey olmamış gibi davranırız. Ve ben lambayı söndürdüğüm an biter. Kabul mü?”
Cem uzun süre incir ağacının yapraklarına bakmıştı. “Bir şartım var,” demişti sonunda. “Sen de bir şey istemediğinde, ertesi gün bana söyleyeceksin. Kâğıda yazıp duvarın üstüne bırak. Bir kelime yeter.”
Saat dokuz, bir saat
İlk gece Duru lambayı yaktığında elleri titriyordu. Karşı pencerede Cem’in atölye ışığı loştu; onu tam göremiyordu, yalnızca bir şövalenin gölgesini ve bir koltukta oturan bir siluet. Müziği açtı ve dans etmeye başladı.
Her şey değişti. Yirmi dakikalık parça, sekiz aydır ilk kez nefes aldı. Kolunu kaldırdığında, bir yerde birinin o kolu izlediğini biliyordu; omzunu çevirdiğinde, o çevrilişin karanlıkta bir göze dokunduğunu. Bedeni hiç olmadığı kadar kendine aitti ve aynı anda hiç olmadığı kadar başkasına açıktı. Bir saat dolduğunda lambayı söndürdü ve karanlıkta, nefes nefese, yere oturdu.
Ertesi sabah bahçede karşılaştılar. Cem incirin altında suluyordu. “Günaydın,” dedi. Hiçbir şey olmamış gibi. Duru da “Günaydın,” dedi ve geçip gitti. Ama mutfağına girdiğinde yüzü yanıyordu.
Beş hafta böyle geçti. Her gece dokuzda lamba yandı. Duru bazı geceler sadece prova etti; bazı geceler müziği kapatıp pencerenin önünde, saçlarını tarayarak, ipek bir şalı omuzlarından yavaşça kaydırarak, yalnızca bakılmak için durdu. Bir gece ışığı her zamankinden fazla kıstı, pencereye yaklaştı ve avucunu cama dayadı. Karşıda Cem’in silueti ayağa kalktı, o da pencereye geldi, ama camı açmadı. İkisi de bir süre öyle, bahçenin iki ucunda, avuçları camda durdular.
Topluluğun koreografı Melike, kırk sekiz yaşında ve kimseyi kolay kolay övmeyen bir kadın, üçüncü haftanın sonunda Bursa’daki provada Duru’yu durdurmuştu. “Ne oldu sana?” diye sormuştu. “Bu parça sekiz aydır ölüydü. Şimdi biri seni izliyormuş gibi dans ediyorsun.” Duru yalnızca gülümsemiş, “Belki de izliyordur,” demişti. Melike kaşını kaldırmış, ama başka bir şey sormamıştı. Tirilye’ye dönüş yolunda, minibüsün camından körfeze bakarken Duru ilk kez korkmuştu: bu parçanın canlılığı bahçenin öbür ucundaki o loş pencereye bağlıysa, prömiyerden sonra ne olacaktı?
Duvarın üstüne hiç kâğıt bırakılmadı. Ta ki otuz sekizinci sabaha kadar.
Otuz sekizinci sabahın kâğıdı
Kâğıt Cem’in el yazısıyla, bir zeytin yaprağının altına sıkıştırılmıştı. Tek bir kelime vardı: “Yetmiyor.”
Duru kâğıdı uzun süre elinde tuttu. Korkmuştu. Bahçenin genişliği onu korumuştu; bakılan olmak, dokunulan olmaktan daha güvenliydi. O mesafe kapanırsa ne kalırdı? Pencereler arasındaki on beş metre, beş haftadır onu hem çıplak hem zırhlı tutmuştu. Cem’in gözleri ona dokunabilirdi ama elleri dokunamazdı; o istediği an lambayı söndürür, kendi karanlığına çekilirdi. Şimdi o mesafeyi kaldırmak, sahneden inip seyircinin arasına oturmak gibiydi. O akşam, prömiyerden bir önceki akşam, saat dokuzda lambayı yakmadı.
Cem’in atölyesinin ışığı yandı ve sönmedi. Saat dokuzu çeyrek geçti, dokuz buçuk oldu. Sonra Cem’in kapısı çalındı.
Kapıyı açtığında karşısında Duru duruyordu, üstünde prova kıyafetinin üstüne attığı ince bir hırka, ayakları çıplak. “Bu gece sıra bende,” dedi. “Ben bakacağım. Sen çalış. Bir saat. Beni boyamak istersen boya, istemezsen zeytinlerini boya. Ama ben izleyeceğim. Kabul mü?”
Cem’in gözleri bir an parladı, sonra kenara çekildi. “Kabul.”
Atölye terebentin ve keten yağı kokuyordu. Duru bir koltuğa kıvrıldı, Cem şövalenin başına geçti. Önce gerçekten çalıştı; fırça tuvalde gidip geldi, Duru onun ellerini, omzundaki gerilimi, dudağını hafifçe ısırışını izledi. Bakmak, diye düşündü, bakılmaktan daha zordu. Çünkü bakarken insan kendi arzusunu saklayamıyordu.
Bir saat dolmadan Cem fırçayı bıraktı. “Duru,” dedi. “Kural sende. Söndürmek de sende. Ama ben artık bahçenin öbür ucunda durmak istemiyorum.”
Duru kalktı, ona yürüdü. Tuvalde ne olduğunu görmedi, bakmadı. Onun boyalı ellerini tuttu, kendi yüzüne götürdü; Cem bir an duraksadı, “Emin misin?” diye sordu, ve Duru “Beş haftadır eminim,” dedi. Parmakları yanağında bir mavi iz bıraktı. Duru güldü, sonra onu öptü; bahçenin, camın, lambanın, bütün o kuralların yerine geçen tek bir öpücükle.
Hırka şövalenin ayağına düştü. Cem onu bir dansçıyı tutar gibi değil, bir insanı tutar gibi tuttu; acelesiz, her adımda gözlerine bakarak. Duru’nun teninde boya izleri, onun nefesinde terebentin ve incir yaprağı kokusu. Atölyenin penceresi bahçeye, bahçe de karanlık prova odasına bakıyordu. Bu gece orada izlenecek kimse yoktu. Cem uzanıp atölye lambasını söndürdü ve ilk kez, kimse kimseye bakmadan, yalnızca dokunarak birbirlerini gördüler.
Ertesi akşam Bursa’daki sahnede perde açıldığında, Duru salonun karanlığında tek bir kişinin nereye bakacağını biliyordu. Yirmi dakikanın sonunda alkışlar yükselirken kulis kapısına bir tuval bırakılmıştı. Tuvalde ne zeytin vardı ne körfez; yalnızca karanlık bir pencere ve önünde, avucunu cama dayamış bir kadın. Köşesine küçük harflerle bir başlık yazılmıştı: Bakmama izin veren.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Karaağaç’ta Perdesi Açık Bırakılan Tek Pencere
Yorumlar