Mersin’de Fotoğrafsız Üç Haftanın Kelime Defteri
Bir düğünde tanıştılar ve tek bir kural koydular: fotoğraf yok, yalnızca kelime. Üç hafta sonra Ozan, Deniz'in kapısına gelip zili çalmadı.

İlk mesaj, düğünden iki gün sonra, gece yarısını on yedi geçe geldi ve tek bir cümleden ibaretti: Sana bir kural önereceğim, ama önce kabul edip etmeyeceğini düşünmeni istiyorum. Deniz Uçar telefonu göğsünün üstüne koydu, tavana baktı ve gülümsediğini fark etti. Otuz yaşındaydı, Mersin’de, Pozcu’daki bir çevirmenlik bürosunda Arapça ve İngilizce hukuk metinleri çeviriyordu ve hayatında ona “önce düşün” diyen ilk erkek bu olabilirdi.
Ozan Eren’le iş arkadaşı Nurcan’ın düğününde, Mezitli’deki bir bahçede tanışmışlardı. Otuz üç yaşındaydı; bir yayınevinde editördü, dans etmeyi bilmiyordu ve bunu itiraf etmekten hiç çekinmemişti. Bütün gece masada oturup konuşmuşlar, saat birde garsonlar sandalyeleri toplarken numaralarını değişmişlerdi.
Düşündüm, diye yazdı Deniz. Söyle.
Fotoğraf yok, diye geldi cevap. Ses kaydı yok, görüntülü arama yok. Yalnızca kelime. Ve aynı cümleyi iki kez kullanmak yasak.
Kelimelerin tene dönüştüğü geceler
İlk hafta kelimeler masum kaldı. Ozan ona sabah işe giderken gördüğü şeyleri yazdı: Kuruçeşme’de limon tezgâhını açan yaşlı bir adam, sahilde koşan bir kadının ayakkabısından düşen kum, öğle arasında yediği tantuninin nasıl dudağını yaktığı. Deniz ona çevirdiği bir sözleşmedeki saçma maddeleri, büronun klimasının çıkardığı sesi, akşam balkonunda tuttuğu yasemin kokusunu yazdı. Gece yarısından sonra mesajlar uzuyor, cümleler yavaşlıyordu.
İkinci haftanın salı gecesi, Deniz ilk adımı attı. Saat bir buçuktu, yatağındaydı, pencereden denizin kokusu geliyordu.
Bana şu an ne düşündüğünü anlat, diye yazdı. Ama dürüst ol. Ve istersen dur.
Üç nokta uzun süre yanıp söndü. Sonra geldi:
Düşündüğüm şey, düğünde boynuna düşen o tek saç teli. Onu geri koymak için elimi kaldırmak istedim ve kaldırmadım. Şimdi o anı yeniden yaşıyorum ve bu kez elimi kaldırıyorum. Parmaklarımın ucu boynuna değiyor, yalnızca bir an. Sonra sana soruyorum: devam edeyim mi?
Deniz ekrana uzun süre baktı. Kalbi, telefonun titreşiminden daha hızlı atıyordu. Edebilirsin, diye yazdı. Yavaş.
O geceden sonra mesajlar başka bir dile geçti. Hiçbiri kaba değildi, hiçbiri ucuz değildi; Ozan her cümlesini bir terzi gibi biçiyor, her birinin sonunda bir soru bırakıyordu. Deniz ilk kez, birinin kelimelerle onu bu kadar yakından tutabileceğini öğrendi. Yazdıkları ekranda kalıyordu ama etkisi tenine iniyordu; sabahları işe gittiğinde, metroda, bir önceki gecenin bir cümlesi aklına düşüyor ve yanakları ısınıyordu.
Bir gece Deniz kuralı neredeyse bozuyordu. Banyodan yeni çıkmış, aynada kendine bakmış ve telefonu eline almıştı. Kamerayı açtı, sonra kapattı. Bunun yerine şunu yazdı: Şu an saçlarım ıslak ve omuzlarımdan su damlıyor. Bir fotoğraf çekmek üzereydim. Çekmedim. Hayal et.
Cevap bir dakika sonra geldi: Ettim. Ve bu, bir fotoğraftan daha fazla sana ait.
Aynı cümleyi iki kez kullanmamak kuralı, onları her gece yeni bir şey bulmaya zorluyordu. Deniz bir defter tutmaya başladı; kullandıklarını unutmamak için değil, okumak için. Defterin ilk sayfasına, bir çevirmenin titizliğiyle, onun yazdığı en sevdiği cümleyi kopyaladı.
Bazı geceler Ozan’ın cümleleri onu güldürüyordu. Şu an yatağımın soğuk tarafına geçtim, çünkü sıcak taraf seni düşündüğüm için fazla ısındı, diye yazmıştı bir keresinde ve Deniz yastığına gömülüp kahkahasını bastırmıştı. Bazı geceler ise cümleler o kadar yavaş, o kadar dikkatli geliyordu ki Deniz ekranı karartıp telefonu göğsüne bastırıyor, kelimelerin içinde dolaşmasına izin veriyordu. Bir nefes, bir dokunuş, bir duraksama. Ozan hiçbir zaman fazlasını istemiyordu; her seferinde yalnızca bir adım öne geçiyor, sonra durup bekliyordu. Ve Deniz her seferinde, onu kimsenin zorlamadığı o boşlukta, bir adım daha atmak istiyordu.
Çevirmenlik bürosundaki masa arkadaşı Sevda, bir öğle arası ona dikkatle baktı. “Sende bir şey var,” dedi. “Son iki haftadır sözleşmelerin hepsini doğru çeviriyorsun ama dudak bükmüyorsun. Bu normal değil.”
Deniz yalnızca gülümsedi. Kelimelerin bir yerde bitip bir yerde başladığını, insanın bir sözleşmenin kuru maddeleri arasında bile bir cümlenin ritmini arayabileceğini, Sevda’ya nasıl anlatabilirdi?
Kapının önünde çalınmayan zil
Üçüncü haftanın sonunda Ozan buluşmayı önerdi. Deniz kabul etti. Sonra, buluşmanın sabahı, korktu. Ya kelimeler yalnızca kelimeyse? Ya karşısına çıkan adam, gece yarısı ona yazan sesin silik bir kopyasıysa? Ya o, Ozan’ın kafasında kurduğu kadın değilse?
Bu akşam gelemeyeceğim, diye yazdı. Özür dilerim. Korkuyorum. Yazdıklarımızın büyüsü bozulacak diye.
Ozan uzun süre cevap vermedi. Akşam dokuzda, Deniz balkonda oturup yaseminin dibine düşen yaprakları sayarken telefon titredi.
Kapının önündeyim. Zili çalmayacağım. Kapıyı açmazsan, getirdiğim şeyi paspasın üstüne bırakıp gideceğim ve kuralımız devam edecek. Açarsan, yeni bir kural koyarız. İkisi de benim için iyi.
Deniz koridora yürüdü. Kapının önünde durdu. Göz deliğinden baktı: Ozan, gri bir gömlek, elinde kalın, kahverengi deri kaplı bir defter. Sırtı kapıya dönüktü; ona baskı yapmamak için, diye düşündü Deniz. Bu düşünce, korkusundan daha ağır geldi. Kapıyı açtı.
İki yüz on iki sayfa ve tek bir yeni kural
“Bu ne?” dedi Deniz, deftere bakarak.
Ozan döndü, defteri ona uzattı. “Sana gönderdiğim her mesaj,” dedi. “Önce buraya, elle yazdım. Göndermeden önce. Bazılarını üç kez, dört kez yazdım. Üstünü çizdiklerimi de bıraktım.”
Deniz defteri açtı. İki yüz on iki sayfaydı; her sayfada mavi mürekkeple yazılmış, bazıları çizilip yeniden yazılmış cümleler. Ona boynundaki saç telini anlattığı mesajın üç taslağı vardı; en alttaki, gönderdiği hâli. Kenarlarda küçük notlar: Fazla mı? Sor. Hep sor.
“Neden?” dedi Deniz. Sesi neredeyse duyulmuyordu.
“Çünkü ben bir editörüm,” dedi Ozan, utangaç bir gülümsemeyle. “Ve sana yazdığım hiçbir şeyin taslak gibi okunmasını istemedim. Büyü bozulacak diye korkuyorsun. Ama büyü hiç ekranda değildi, Deniz. Hep buradaydı.” Defterin sayfasına dokundu. “İkimizin arasında. Ve şimdi buradayız.”
Deniz defteri kapattı, göğsüne bastırdı. Sonra kenara çekildi. “İçeri gel,” dedi. “Yeni kural: Bu gece yazmak yok.”
Ozan içeri girdi. Koridorun loşluğunda bir süre durdular, aralarında bir adım, üç haftanın bütün cümleleri. Sonra Ozan elini kaldırdı; o ilk mesajdaki gibi, yavaş, sorarak.
“Devam edeyim mi?”
“Bu cümleyi daha önce kullandın,” dedi Deniz, gülerek. “Kural ihlali.”
“O kural yazılı mesajlar içindi.”
“O zaman evet,” dedi Deniz. “Devam et. Ama yavaş.”
Parmaklarının ucu boynuna değdi; yazıldığı gibi değil, yazılandan çok daha sıcak. Deniz gözlerini kapattı. Ozan onu öptüğünde, iki yüz on iki sayfanın hiçbirinde yazmayan bir şey oldu: ikisi de kelimelerini kaybetti. Balkon kapısı açık kaldı, yasemin kokusu odaya doldu ve salondaki lamba, gece ilerledikçe, kimse fark etmeden söndü.
Sabah Ozan uyandığında Deniz yanında yoktu. Mutfaktan çay kokusu geliyordu. Komodinin üstünde telefonu titredi; Deniz’den, aynı evin öbür odasından gelen bir mesajdı.
Bu cümleyi hiç kullanmadım: Gitme.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Gece Yarısı İtirafları’na Gelen İmzasız Mesaj
Yorumlar