Odunpazarı’nda Bin İki Yüz Derecelik Sır
Evli bir seramik sanatçısı, fırınını tamir eden adamın on iki yıllık sırrını öğrenir. Sıcaklık yükseldikçe karar da olgunlaşır.

Leyla, fırını tamir etmeye gelen adamın kapıyı tıklatışını her sabah beklediğini ancak üçüncü haftanın sonunda kendine itiraf edebildi. Kırk yaşındaydı, on dört yıldır evliydi ve Eskişehir Odunpazarı’ndaki atölyesinde, bir aldatma hikayesinin ilk satırının sıradan bir tamirat faturasıyla yazılabileceği hiç aklına gelmemişti.
Tarık’la aynı evde, aynı alışkanlıklarla yaşıyorlardı: sabah yedide aynı demlik, akşam dokuzda aynı haber bülteni, gece yarısı aynı yorgun “iyi geceler.” Kötü bir evlilik değildi bu; yalnızca sesi kısılmış bir evlilikti. Atölyenin fırını bozulduğunda Leyla bunu bir felaket sanmıştı. Sergiye beş hafta vardı ve sözünü verdiği on iki kase hâlâ çiğ kil olarak raflarda bekliyordu.
Sinan ilk gün kapıda, elinde paslı bir alet çantasıyla belirdi. Kırk iki yaşındaydı; kır düşmüş kısa sakalı, sır kimyasından lekelenmiş parmakları ve neredeyse hiç konuşmayan bir ağzı vardı. Fırının rezistanslarını, kalp dinleyen bir doktor gibi, parmak uçlarıyla yoklardı. Çalışırken mırıldanırdı; eski bir Zeki Müren şarkısı, hep aynı nakarat. Leyla çarkın başında kil yoğururken o sesi duyar, elleri farkında olmadan ritme uyardı.
“Kaç yıllık bu fırın?” diye sordu Sinan ilk sabah.
“On iki,” dedi Leyla. “İlk sergimden kalan parayla aldım.”
Sinan bir an durdu, sanki o sayı ona bir şey hatırlatmış gibi. Sonra yeniden fırının içine eğildi ve o sabah başka tek kelime etmedi.
Kobaltı neden hep az koyuyordu?
Tarık o hafta Ankara’daydı, bir kongrede. Telefonda sesi uzak ve yorgundu; Leyla’nın yeni sır denemelerini “hı hı”larla dinliyor, sonra konuyu otel yemeklerine getiriyordu. Leyla telefonu kapattıktan sonra atölyenin ışığını söndürmeden uzun süre oturdu; ıslak toprak kokusunun içinde kendi nefesini dinledi.
Ertesi gün İstanbul’dan Nil Özden aradı. Kırk altı yaşındaki galerici sergiyi o düzenliyordu ve sesi her zamanki gibi keskin, eğlenceli, biraz da tehditkârdı. “Leyla’cığım, mavim nerede? Katalog matbaaya gidiyor.”
“Henüz tutmadı,” dedi Leyla. “Her denemede soluk çıkıyor.”
“Sen soluk değilsin ki.” Nil, Leyla’nın sesindeki bir şeyi yakalamış gibi durdu. “Sende bir şey var. Sesin değişmiş. Atölyede kim var?”
“Fırın tamircisi,” dedi Leyla, ve kendi sesinin bu iki kelimeyi nasıl yumuşattığını duyunca kızardı. Nil bir şey demedi; yalnızca “Hı,” dedi. Bin anlamlı bir “hı.”
O öğleden sonra Sinan test plakalarını eline alıp pencerenin ışığına tuttu. Plakaların üstünde soluk, ürkek maviler sıralanıyordu. “Kobaltı az koyuyorsun,” dedi. “Çünkü taşmasından korkuyorsun. Biraz taşsın. En güzel renkler biraz taşanlardır.”
Leyla gülmüş, sonra o cümlenin yalnızca sırla ilgili olmadığını fark edip susmuştu. Sinan plakayı tezgâha bıraktı; parmakları bir an onun parmaklarının yanından geçti, değmeden. Arada kalan o bir santim, atölyedeki bütün sıcaklıktan daha sıcaktı.
Akşamları eve döndüğünde Leyla, o gün konuştukları sıradan cümleleri bir şarkının sözleri gibi kafasında tekrar tekrar çalıyordu. Banyoda ellerindeki kili ovalarken, tırnaklarının altındaki gri izlere bakıp Sinan’ın parmaklarını düşünüyordu. Bunun adını koymaktan korkuyor, korktukça daha çok düşünüyordu. Yatağın boş tarafındaki yastık, Tarık’ın kokusunu bile tutmuyordu artık; deterjan ve sessizlik kokuyordu.
Öğle aralarında Sinan avludaki dut ağacının altına oturur, termosundan çay içerdi. Leyla bir gün ona eşlik etti, ertesi gün yine. Konuştukları şeyler sıradandı: toprağın nemi, Porsuk’un kıyısındaki yeni kafeler, çocukken gittikleri yaz tatilleri. Dut yaprakları hışırdıyor, çayın buharı ikisinin arasında incecik bir perde gibi yükseliyordu.
“Sen benim işlerimi daha önce görmüş müydün?” diye sordu Leyla bir gün, durup dururken.
Sinan bardağını yavaşça yere bıraktı. “Neden sordun?”
“Kaselerime bakışından. Onları ilk kez görüyormuş gibi bakmıyorsun.”
Sinan cevap vermedi. Kalktı, “Bir rezistans daha kaldı,” dedi ve içeri girdi. Leyla dut ağacının altında, soğuyan çayıyla ve cevabını alamadığı sorusuyla baş başa kaldı.
Fırın ısındığında kim geri çekilecekti?
Cuma akşamı fırın nihayet ısındı. Termometrenin ibresi titreyerek yükselirken metalin ince, tiz bir sesi atölyeyi doldurdu. Sinan geri çekildi ve ilk kez Leyla’nın yüzüne uzun uzun baktı. İçerisi kil kokusu, ıslak toprak ve sıcak metalle doluydu; pencerenin dışında Odunpazarı’nın renkli cumbalı evleri akşam ışığında yanıyordu.
“Bitti,” dedi Sinan. “Yarın gelmeme gerek yok.”
Leyla elindeki süngeri bıraktı; sünger tezgâhın üstüne küçük, ıslak bir sesle düştü. “Biliyorum,” dedi. Sonra, kendini şaşırtan bir dürüstlükle ekledi: “Ama bitmesini istemiyorum.”
Sinan bir adım yaklaştı, sonra durdu. Aralarında çarkın gövdesi ve yarım kalmış bir kase vardı. “Leyla, sen evlisin. Ben bunu bilmezden gelmeyeceğim. Bir şey olursa ertesi sabah aynaya ben de bakacağım, sen de. Bunu taşımaya hazır mısın, yoksa yalnızca bu akşam mı hazırsın?”
Leyla’nın gözleri doldu, ama sesi titremedi. “Tarık’ı sevmiyorum demiyorum. Ama uzun zamandır kimse bana ne istediğimi, gerçekten bilmek isteyerek sormadı. Sen soruyorsun.”
“Soruyorum,” dedi Sinan. “Ve cevabın hayır olursa bu kapıdan çıkarım, bir daha da çalmam. Bunu da bil.”
“Cevabım evet,” dedi Leyla. “Ayık kafayla, bütün bedeliyle, evet.”
Sinan yine de yaklaşmadı. Yarım kalmış kasenin yanına eğildi, kilin üstündeki parmak izlerine baktı ve Leyla’nın nefes almayı unutmasına yetecek bir cümle kurdu: “O zaman sana önce bir şey söylemem lazım. Yoksa bu evet eksik kalır.”
On iki yıl önce o kaseleri kim almıştı?
“Haller Gençlik Merkezi’ndeki ilk sergini hatırlıyor musun?” dedi Sinan. “On iki yıl önce. Bütün eserlerin ilk gün satılmıştı.”
“Anonim bir alıcı,” dedi Leyla, sesi kısılarak. “Hiç adını öğrenemedim. Bu fırını o parayla aldım.”
“Bendim. Hepsini ben aldım. O zaman sana bir şey söyleyecek cesaretim yoktu; sonra evlendiğini duydum.” Hafifçe gülümsedi. “Yani bu fırını bir bakıma ben almışım. Tamiri de bana düştü.”
“Tanımadım seni,” diye fısıldadı Leyla.
“Tanımazsın sandım. Tanımadın da. Kaselerin hâlâ mutfağımda. Her sabah birinden çay içiyorum.”
Leyla çarkın etrafından dolaştı. Kil bulaşmış parmaklarıyla onun yüzüne dokundu, çenesinde gri bir iz bıraktı. Sinan kıpırdamadı; yalnızca gözlerini kapattı, sanki o dokunuşu on iki yıl beklemiş bir toprak gibi içine çekiyordu. Şakağındaki damar, fırının uğultusuyla aynı ritimde atıyordu.
İlk öpüşmeleri tereddütlüydü; kil, çay ve biraz da tuz tadındaydı. Sonra sabırsızlaştı. Leyla’nın önlüğü yere düştü, Sinan’ın elleri onun belinde, sırtının sıcak çukurunda dolaştı; her yeni dokunuştan önce bir an duruyor, Leyla’nın başını eğmesini, nefesinin “devam” demesini bekliyordu. Leyla onu iç odadaki eski sedire, elinden tutarak, kendisi götürdü.
Gece yarısı fırının ibresi zirveye ulaştığında atölyenin ışıkları çoktan sönmüştü; yalnızca fırının küçük gözetleme deliğinden turuncu bir parıltı sızıyor, duvarlarda iki gölgeyi birbirine karıştırıyordu.
Kasenin altına hangi tarih yazılır?
Sabah Sinan gittikten sonra Leyla fırını açtı. Yüzüne vuran sıcak dalga, gecenin son nefesi gibiydi. İçeride, haftalardır denediği ama bir türlü tutturamadığı sır nihayet istediği rengi vermişti: koyu, derin, neredeyse siyaha çalan bir mavi. Kenarlarından biraz taşmıştı. Leyla parmağını o taşan yere sürdü ve kendi kendine güldü.
Kasenin altına, ıslak kile, her zaman olduğu gibi adını kazıdı. Sonra durdu, bir an düşündü ve yanına küçük bir tarih ekledi.
Fotoğrafını çekip Nil’e gönderdi. Cevap bir dakika içinde geldi: “İşte bu. Taşmış. Ne oldu sana?” Leyla ekrana uzun uzun baktı, sonra yalnızca “Kobaltı az koymayı bıraktım,” diye yazdı.
Tarık o akşam aradığında Leyla ona yeni sırrı anlattı; rengini, sıcaklığını, kenardan nasıl taştığını. Tarık bu kez “hı hı” demedi. “Sesin güzel geliyor,” dedi, uzun zamandır ilk kez dikkat kesilerek. Leyla’nın boğazı düğümlendi. Öbür sırrı anlatmadı; henüz değil. Onu nasıl taşıyacağını, kime ve ne zaman söyleyeceğini kendisi seçecekti; bu da onun kararıydı, kimseye devretmeyeceği.
Fırının içinde, bin iki yüz derecede, toprak kimseye sormadan renk değiştirir; insan ise ancak kendine sorduğunda.
Pazartesi sabahı, dokuzu on geçe, atölyenin kapısı tıklatıldı. Leyla elindeki kili bıraktı ve saate baktı: Sinan’ın her zamanki saatiydi.
Sıradaki hikaye · Nil Özden başka bir hikayede
Koza Han’da Sözleşmenin Bittiği Akşam
Yorumlar