sexhikayen

Aldatma Sex Hikayeleri

Kaş’ta Dördüncü Gecenin Tuzlu Sessizliği

Evli bir mimar, Kaş’ta gece denizinde bir tekne ustasıyla karşılaşır. Kaybolan bir yüzük, kararı kimin vereceğini sorar.

Kaş’ta Dördüncü Gecenin Tuzlu Sessizliği
Fotoğraf: Vows on the Move / Unsplash

Selin, Kaş’taki dördüncü gecesinde alyansını çıkarıp şortunun cebine koyduğunda, bunun yalnızca denize girmek için olduğunu kendine iki kez söyledi. İkinci kez söylediğinde sesinin titrediğini duydu ve yalan söyleyen birinin nefesinin nasıl kısaldığını ilk kez kendi göğsünde hissetti.

Otuz altı yaşındaydı, on bir yıllık evliydi ve şimdiye kadar hiçbir yasak aşk hikayesinin kahramanı olacağını düşünmemişti. Limanağzı’na inen kayalık patikada fener, her on saniyede bir yüzünü aydınlatıp karanlığa bırakıyordu. Ayaklarının altında çakıllar kayıyor, kekik kokusu sıcak taşlardan yükselip burnuna doluyordu.

Butik otelin restorasyonunu denetlemek için gelmişti; mimari çizimler, taş duvar örnekleri, bitmeyen e-postalar. Otelin sahibi, elli iki yaşındaki emekli pilot Hakan Ulu, ilk gün ona anahtarı uzatırken gülümsemişti: “Bu evin duvarları yüz yıldır deniz tuzu yer, mimar hanım. Sizi de yer, haberiniz olsun.” Selin bunu bir şaka sanmıştı.

Kerem İstanbul’da kalmıştı. Son aylarda konuşmaları, buzdolabının kapısına yapıştırılmış alışveriş listelerine benzemeye başlamıştı: kısa, işlevsel, kimsenin altına imza atmadığı.

Bir yabancı, parmağındaki izi neden ilk gün görür?

Deniz’i ilk gün iskelede görmüştü. Kırk yaşındaydı, otelin eski ahşap teknesini elden geçiren ustaydı ve elleri, zımparanın bıraktığı ince tozla hep beyazdı. Konuşurken gözlerini kaçırmayan, ama soru sormayı da zorlamayan bir adamdı. Teknenin gövdesinden reçine ve ıslak meşe kokusu yayılıyor, zımparanın hışırtısı dalgaların sesine karışıyordu.

“Hakan Bey bu tekneyi neden satmıyor, biliyor musunuz?” diye sormuştu Selin.

“Çünkü ilk kez karısıyla bu teknede Meis’e açılmış,” demişti Deniz. “Bazı şeyler çürüse de satılmaz. Elden geçirilir.”

İkinci gün ona teknenin kıç aynasındaki eski bir oymayı göstermişti: birbirine dolanmış iki yunus, yüz yıllık bir ustanın elinden. Deniz, parmak ucuyla oymanın kıvrımlarını izlerken sesini alçaltmıştı. “Kimse fark etmez,” demişti, “ama ben her seferinde önce buna bakarım. Bir şeyin aslını unutmamak için.”

“Ya aslını unutmuşsan?” diye sormuştu Selin, düşünmeden.

Deniz ona uzun uzun bakmıştı. “O zaman zımparayı biraz daha sabırla tutarsın. Altından çıkar.”

Selin o akşam otel odasında çizimlerinin kenarına farkında olmadan iki küçük yunus çizdiğini görünce kalemi bıraktı. Pencereden giren rüzgâr kâğıtların köşesini kaldırdı, indirdi. Yunuslar, bir taş duvar kesitinin hemen yanında birbirine sarılmış duruyordu. Silgiyi aldı; silmedi.

Üçüncü gün Kerem’le telefonda konuşurken balkondan iskeleye baktığını fark etti. Kocası ona su tesisatçısının faturasını anlatıyordu.

“Dinliyor musun beni?”

“Hı hı,” dedi Selin. Gözleri ise zımpara tozuyla bembeyaz olmuş iki eli arıyordu.

“Perşembe dönüyorsun, değil mi?”

“Perşembe.”

Telefonu kapattığında suçluluk duymadı. Bu da onu en çok korkutan şey oldu.

Akşam terasta Hakan Bey ona bir kadeh beyaz şarap uzattı. Uzakta Sevda Hanım’ın sesi geliyordu; mutfakta biriyle gülüşüyordu. “Otuz yıl uçtum,” dedi Hakan Bey, denize bakarak. “En çok şunu öğrendim: Kokpitte kimse senin yerine karar veremez. Kule bile. Yalnızca bilgi verir.” Selin ona neden bunu anlattığını sormadı. Sorarsa cevabın ne olacağını biliyordu.

Dört gecedir denize girmeyen bir kadın neyi bekler?

O gece Deniz de oradaydı, kayaların üstünde, ayaklarını suya sarkıtmış oturuyordu. Selin yanına çömeldiğinde hiçbir şey söylemedi; yalnızca biraz kaydı, ona yer açtı. Taş, gündüzün sıcağını hâlâ içinde tutuyordu; Selin’in baldırlarına bir avuç gibi yerleşti. Uzakta, Meis’in ışıkları bir kolye gibi ufka dizilmişti.

“Dört gecedir buraya geliyorsun,” dedi Deniz sonunda. “Ve dört gecedir denize girmeden dönüyorsun.”

“Saydın mı?”

“Fener sayıyor. Ben sadece dinliyorum.”

“Bu gece gireceğim,” dedi Selin. Sonra cebindeki yüzüğün ağırlığını hissetti, sanki bir taş taşıyormuş gibi, ve ekledi: “Bunu bilmeni istiyorum. Evliyim.”

Deniz başını salladı, sanki ona hava durumunu değil de önemli bir sırrı emanet etmiş gibi. “Biliyorum. İlk gün parmağındaki izi gördüm.” Bir an durdu. Dalga kayaya vurdu, çekildi. “Bir şey olacaksa, senin kararın olacak. Ben buradayım; o kadar.”

Selin suya girdi. Serinlik bacaklarından beline, oradan göğsüne tırmanırken nefesi kesildi, sonra güldü; uzun zamandır kendi sesini böyle duymamıştı. Tuz dudaklarına, gözlerinin kenarına yapıştı. Deniz de arkasından geldi. Bir süre yan yana, karanlıkta kulaç attılar; fenerin ışığı her döndüğünde birbirlerinin yüzünü yakalıyor, sonra yine kaybediyorlardı. Suyun içinde bir an elleri birbirine değdi; ikisi de çekmedi, ikisi de tutmadı.

“Burası ne kadar derin?” diye sordu Selin, ayaklarının altında hiçbir şey hissetmeyince.

“Yüzüğün düşse bulamayacağın kadar,” dedi Deniz, gülerek. “Ama ben bulurdum.”

“Neden?”

“Çünkü burayı ezbere bilirim. Her taşını, her yosununu. Bir şeyi kaybetmekten korkuyorsan, onu iyi tanıyan birinin yanında kaybet.”

Selin sırtüstü uzandı, suyun onu taşımasına izin verdi. Gökyüzü yıldızlarla doluydu; kulakları suyun içindeyken dünya yalnızca kendi nefesine ve kalbinin uğultusuna indirgenmişti. On bir yıldır ilk kez, hiçbir şey taşımadığını hissetti. Sonra cebindeki ağırlığı hatırladı ve yeniden doğruldu.

Kayalara döndüklerinde Selin titriyordu, ama soğuktan değildi. Deniz havluyu omuzlarına sardı ve elini orada, köprücük kemiğinin hemen üstünde bıraktı. Pamuklu havlu güneşte kurumuş otu andırıyordu. Deniz bekledi. Selin onun bileğini tuttu; elini çekmek için değil, yerini değiştirmemesi için.

Fener döndü. Yüzleri aydınlandı. Ve Selin, o ışığın içinde, ne yapacağını ilk kez kendine itiraf etti.

Bir cümle, on bir yılı ne kadar sarsar?

“Yarın pişman olabilirim,” dedi Selin, sesi neredeyse fısıltıydı. “Ama şu an, bütün aklımla, bunu istiyorum.”

“Emin misin?” diye sordu Deniz. Sorusunda bir ricadan çok bir kapı vardı; istese oradan çıkıp gidebilirdi.

“Eminim,” dedi ve ilk öpen o oldu.

Deniz’in dudakları tuz ve gece tadındaydı. Öpüşleri önce temkinli, sonra açlıkla derinleşti; Selin’in parmakları onun ıslak saçlarında, Deniz’in avuçları belinin kıvrımındaydı. Avuçlarındaki nasırlar, ince bir zımpara gibi tenini okuyordu. Uzak bir tekneden müzik geliyordu, belli belirsiz bir Rum şarkısı. Her şey yavaştı: ten tene değdikçe tenin kendisi hatırlıyordu, unuttuğunu sandığı ne varsa.

“Burada değil,” diye fısıldadı Deniz, alnını onun alnına dayayarak. “Sana bir kapı lazım. Kapatabileceğin bir kapı.”

Deniz’in iskelenin ucundaki küçük kulübesine yürürken ikisi de konuşmadı. İçerisi reçine, kahve ve kurumuş deniz yosunu kokuyordu. Kapı kapandığında fenerin ışığı perdeye vurdu, çekildi, yine vurdu; sanki dışarıda biri, kibarca, saniyeleri saymayı sürdürüyordu.

Sabah Selin otele döndüğünde şortunun cebini yokladı ve kalbi duracak gibi oldu. Yüzük yoktu.

Kayaların üstünde, havluyu alırken düşürmüş olmalıydı. Patikaya koştu, taşların arasına baktı, suyun dibindeki yosunlu karanlığa baktı; hiçbir şey. Güneş yükselmiş, çakıllar ışıktan bembeyaz kesilmişti. Her parıltı bir an altın gibi görünüyor, sonra yine taş oluyordu.

Terasta Hakan Bey çay demliyordu. Selin’in yüzüne bir kez baktı ve hiçbir şey sormadı. Yalnızca bir bardak çayı önüne itti. “Kayıp eşyalar bu kasabada genellikle sahibini bulur,” dedi. “Ama ne zaman bulacağına sahibi karar verir.”

Öğlene doğru odasının kapısının altından bir zarf girdi. İçinde, ıslaklığı hâlâ kurumamış altın bir halka ve tek satırlık bir not vardı: “Sabah dalıp buldum. Ne yapacağına sen karar ver diye; ben vermeyeyim diye.”

Selin uzun süre yatağın kenarında oturdu. Yüzüğü avucunda çevirdi; içindeki kazıma, düğün tarihleri, tuzla hafifçe matlaşmıştı. Telefonunda Kerem’den gelen “Dönüş uçağın kaçta?” mesajı açık duruyordu. Bir yanı hemen yazmak, her şeyi itiraf etmek, öbür yanı bu tek geceyi denizin dibine, yüzüğün çıktığı yere geri gömmek istiyordu. İkisi de kendisiydi; ikisi de yalan değildi.

Parmakları ekranın üstünde bekledi. Sonra yalnızca şunu yazdı: “Akşam yedide. Konuşmamız gereken bir şey var.” Gönder tuşuna bastığında, mesajın altındaki iki gri tikin maviye dönmesini izledi. Kerem cevap yazmaya başladı. Durdu. Yeniden başladı.

Akşamüstü İstanbul uçağına binerken yüzüğü parmağına takmadı; avucunda, Deniz’in ellerinden kalan sıcaklık geçene kadar tuttu, sonra çantasının en iç gözüne koydu. Kararını İstanbul’da, Kerem’in yüzüne bakarak verecekti. Uçak Kaş’ın üstünden dönerken aşağıda fener hâlâ yanıp sönüyordu, gündüz bile, inatla.

Telefonu uçak moduna almadan önce son bir kez baktı. Kerem’in cevabı gelmişti, tek kelime: “Biliyorum.”

Bazı ışıklar yol göstermek için değil, insanın nereden döndüğünü unutmaması için yanar.

Kaş'ta Nefesini Bırakmayı Öğrendiği Yaz Sıradaki hikaye · Hakan Ulu başka bir hikayede Kaş’ta Nefesini Bırakmayı Öğrendiği Yaz 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.