sexhikayen

İlk Deneyim Sex Hikayeleri

Mardin’de Gümüş Tel Kadar İnce Bir İlk Öpücük

Boşanmanın ardından Mardin'e kaçan bir diş hekimi, telkari ustası Lale'nin atölyesine girer. Ortası boş bir gümüş pano ve terasta söylenen tek kelime: bekle.

Mardin'de Gümüş Tel Kadar İnce Bir İlk Öpücük
Fotoğraf: Petr Ovralov / Unsplash

“Ben daha önce bir kadınla hiç birlikte olmadım.” Ece bu cümleyi otuz üç yıl boyunca kimseye söylememişti; Mardin çarşısının dibinde, ortası boş bir gümüş panonun önünde, adını yalnızca on gündür bildiği bir kadına söylediğinde sesi kendine bile yabancı geldi.

Otuz üç yaşındaki Ece, Ankara’da diş hekimiydi ve sekiz ay önce, on yıllık bir evliliği tek bir imzayla bitirmişti. Mardin’e kimseye söylemeden, yalnızca bir sırt çantası ve “biraz nefes” bahanesiyle geldiğinde, bu şehrin taş sokaklarında ilk kez bir kadınla yaşayacağı yakınlığın hayatını ikiye böleceğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, artık başkalarının ondan ne beklediğine göre yaşamaktan yorulduğuydu.

Lale’nin atölyesine bir öğleden sonra, çarşının gölgeli bir dehlizinde kaybolmuşken girmişti. İçerisi serindi; taş duvarlar gündüzün sıcağını içine çekmiş, havada sabun, isli çay ve metal tozu kokusu asılı kalmıştı. Duvarlar gümüş telkari işlerle doluydu: ince tellerden örülmüş küpeler, broşlar, bir dantel kadar narin kutular. Otuz beş yaşındaki Lale bir büyüteçle, cımbızının ucundaki saç inceliğinde bir teli yerine yerleştiriyordu.

Tel nefesi gerçekten duyar mı?

“Nefesini tutma,” dedi Lale başını kaldırmadan. “Tel nefesi duyar.”

“Ben nefesimi tutmuyordum,” dedi Ece.

“Tutuyordun. Kapıdan girdiğinden beri.”

Ece bir çift küpe aldı ve ertesi gün yeniden geldi. Ondan sonraki gün de. Dördüncü gün Lale ona bir cımbız uzattı. “Madem her gün geliyorsun, bari öğren,” dedi. Ece’nin elleri, yıllardır insanların ağzında milimetrik işler yapan elleri, gümüş telin karşısında acemiydi. Lale onun bileğini tuttu, açıyı düzeltti. Parmakları serin ve nasırlıydı, bileğinin iç yüzünde nabzın attığı yere tam basmıştı. Dokunuşu kısa sürdü ama Ece akşam otele dönerken o noktayı hâlâ hissediyordu.

Günler böyle geçti. Sabahları Dara’ya, Deyrulzafaran’a gidiyor, öğleden sonraları kendini yine çarşının o dehlizinde buluyordu. Lale ona çay koyuyor, tel çekmenin, lehim yapmanın, gümüşü sabırla dövmenin inceliklerini gösteriyordu. Örsün üzerindeki çekicin tık tık sesi, dışarıdaki bakırcıların ritmine karışıp bir tür müziğe dönüşüyordu.

Altıncı gün Ece ilk parçasını bitirdi: yamuk, biraz fazla lehimli, bir yaprağa benzemeye çalışan küçük bir broş. Lale onu avucuna alıp ışığa tuttu, uzun uzun baktı.

“Çirkin,” dedi Ece, utanarak.

“Dürüst,” dedi Lale. “Her telinde nerede korktuğun belli. Şurada, bak, elin titremiş. Burada ise hiç düşünmemişsin; en güzel yeri orası.” Broşu Ece’nin yakasına kendi elleriyle taktı. İğne kumaştan geçerken parmaklarının ucu Ece’nin köprücük kemiğine değdi ve ikisi de bunu fark etmemiş gibi yaptı. Ece o gece broşu çıkarmadan uyudu.

Bir akşam otel odasında telefonu çaldı. Arayan Lara’ydı; üniversite yıllarından beri en yakın arkadaşı, şimdi İstanbul’da konser veren otuz altı yaşında bir piyanist.

“Kaybolmuşsun,” dedi Lara. “Annen beni aradı, biliyor musun? Mardin’de ne işin varmış?”

“Telkari öğreniyorum.”

Bir sessizlik oldu. Sonra Lara’nın o tanıdık, alaycı ama yumuşak sesi geldi: “Telkari mi, telkariyi öğreten mi?”

Ece cevap vermedi. Lara güldü. “Bak tatlım, ben bunu kendime otuz yaşında söyleyebildim. Kadınları da erkekleri de sevebildiğimi. Dünya yıkılmadı. Sadece ben biraz daha ben oldum. Acele etme. Ama kaçma da.”

Telefonu kapattıktan sonra Ece eski eşinin son mesajını açmadan sildi ve yıllardır ilk kez kendini kimsenin karısı ya da kimsenin hayal kırıklığı olarak değil, yalnızca kendisi olarak hissetti. Ama ertesi gün atölyeye girerken elleri yine titriyordu.

Ortası boş pano kimin için bekliyordu?

Atölyenin bir köşesinde, camlı bir kutunun içinde yarım kalmış büyük bir telkari parça duruyordu: iç içe geçmiş halkalardan oluşan, ortası boş bir pano.

“Onu iki yıl önce başladım,” dedi Lale, Ece’nin bakışını fark edince. “Bitiremedim. Birlikte yaşadığım kadın gittiğinde ortası boş kaldı.”

“Neden gitti?”

“İstanbul’a. Bir de kendini saklamayı daha kolay bulduğu bir hayata.” Lale omuz silkti, ama gözleri panodan ayrılmadı. “Bazı boşluklar zorla doldurulmaz. Beklersin.”

İşte o an Ece o cümleyi söyledi. Kendi sesine şaşırarak, cımbızı tezgâha bırakarak: “Ben daha önce bir kadınla hiç birlikte olmadım. Ama buraya gelişim, bunu düşünmekten kaçamadığım içindi galiba. Evliyken de düşünüyordum. Kimseye söylemedim.”

Lale cımbızını bıraktı. Büyüteci alnına kaldırdı ve ona ilk kez, aralarında tezgâh yokmuş gibi baktı.

“Bilmemek suç değil,” dedi. “Emin olmamak da. İstediğin kadar yavaş gidebilirsin. Ya da hiç gitmeyebilirsin. İkisi de sana ait.”

“Ya gitmek istersem?”

Lale bir süre cevap vermedi. Sonra tezgâhın altından iki fincan çıkardı. “O zaman bu akşam terasa çık,” dedi. “Mırra yapacağım. Acıdır. Ama insanı uyandırır.”

Terasta söylenen “bekle” neyi değiştirdi?

O akşam atölyenin üstündeki ovaya bakan taş terasta oturdular. Önlerinde Mezopotamya ovası, karanlıkta yıldız gibi dağılmış köy ışıklarıyla uzanıyordu. Taşlar hâlâ ılıktı; bir yerlerden yasemin ve tandır ekmeği kokusu geliyordu. Mırra acı, koyu, dilde uzun süre kalan bir tattı.

Uzun uzun konuştular: Ece’nin hep “uygun” olanı seçtiği hayatını, Lale’nin yirmi yaşında ailesine kim olduğunu söylediği ve iki yıl boyunca kapıların ona kapandığı günleri.

“Annem bir gün atölyeye geldi,” dedi Lale. “Hiçbir şey söylemedi. Sadece bir küpe beğendi, parasını ödemek istedi. Ben de almadım. Barıştık sanırım.”

Ece kendi annesini düşündü; boşanmayı duyduğunda ağlamış, “İnsanlar ne der?” diye sormuştu. Şimdi bu terasta cevabı biliyordu: insanlar ne derse desin, onun hayatı bundan sonra kendi kararlarıyla geçecekti.

“Sen ne zaman bildin?” diye sordu Ece.

“On altı yaşında, bir düğünde,” dedi Lale. “Gelinin kız kardeşi halay başındaydı, mendilini salladı ve ben bütün gece onun bileğine baktım. Ama emin olmam yıllar sürdü. Bilmek bir an sürer, kabul etmek uzun.” Fincanını korkuluğun taşına bıraktı. “Senin de acelen yok.”

“Bilmiyorum,” dedi Ece. “Belki de çok geç kaldım.”

“Kime göre?” dedi Lale ve Ece buna gülmekten başka bir cevap bulamadı.

Gece ilerlediğinde Ece terasın korkuluğuna yaslandı. Lale yanına geldi, aralarında bir avuçluk mesafe bıraktı.

“Seni öpebilir miyim?” diye sordu.

“Evet,” dedi Ece. Lale yaklaştı.

“Bekle,” dedi Ece birden ve Lale hemen durdu, hiçbir şey sormadan, yüzünde tek bir kırgınlık izi olmadan.

Ece derin bir nefes aldı. Evliliği boyunca kimse onun “bekle” demesini beklememişti. Bu durmanın kendisi, hayatında duyduğu en büyük nezaketti.

“Tamam,” dedi sonunda, gülümseyerek. “Şimdi.”

İlk öpücük, gümüş tel gibi ince ve dikkatliydi. Ece, Lale’nin dudaklarının yumuşaklığına, yüzüne düşen saçlarının mırra ve gümüş tozu kokusuna şaşırdı; sonra şaşırmayı bıraktı. Lale’nin parmakları omzundan boynuna kaydı, her durakta bir soru; Ece’nin elleri her seferinde bir cevap.

“İçeri girelim mi?” diye sordu Lale.

“Evet,” dedi Ece ve bu kez beklemeye gerek duymadı.

Terasın kapısı aralık kaldı; ovanın ışıkları ufukta birer birer söndü ve rüzgâr, taş evin içine yasemin kokusu taşıdı. Ece’nin son hatırladığı şey, Lale’nin kulağına fısıldadığı tek kelimeydi: “Nefes al.” Ve ilk kez, gerçekten aldı.

Sabah atölyeden gelen metal sesi neydi?

Sabah Ece uyandığında Lale yanında yoktu. Aşağıdan, atölyeden ince bir metal sesi geliyordu; tık, tık, sonra uzun bir sessizlik. Merdivenlerden çıplak ayakla indi, taşların serinliği tabanlarına işledi. Lale’yi camlı kutunun önünde, büyüteci gözünde buldu.

İki yıl ortası boş kalmış pano, gece boyunca tamamlanmıştı; halkaların tam merkezinde, küçük, kıvrık bir tel çiçek vardı.

“Uyuyamadım,” dedi Lale. “Ellerim ne yapacağını biliyordu.”

“Bu çiçek,” dedi Ece, parmağını camın üstüne koyarak. “Ne çiçeği?”

“Henüz adı yok,” dedi Lale. “Sana sormayı bekliyordum.”

Ece bir hafta daha kaldı. Ankara’ya döndüğünde, kliniğinin bekleme salonuna Lale’nin hediye ettiği küçük bir telkari pano astı; hastaları sorduğunda, “Mardin’de bir arkadaşın işi,” diyordu. Ama ne zaman bir hastasına “Nefesinizi tutmayın” dese, sesi o terastaki ilk kelimeye dönüyordu.

Bazı insanlar hayatına bir kapı gibi değil, bir boşluğu tamamlayan ince bir tel gibi girer.

Üç hafta sonra kliniğe bir kargo geldi. İçinde, ortasında aynı kıvrık çiçeğin olduğu tek bir küpe ve bir not vardı: Eşi bende. Gelip almazsan, ben getireceğim.

Ayla'nın Ayağına Basan Adamın Tango Sırrı Sıradaki hikaye · Lara Demir başka bir hikayede Ayla’nın Ayağına Basan Adamın Tango Sırrı 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.