Bey Mahallesi’nde Topuğa Çizilen Gizli Harf
Melis her perşembe kına yaptırmaya gidiyordu, ama baktığı şey desen değildi. Ilgaz bunu ilk günden biliyordu ve cevabını topuklara saklamıştı.

Melis Akın’ın ayakları, Gaziantep’e geldiği ilk hafta Bey Mahallesi’nin bazalt kaldırımlarında üç kez su topladı; dördüncü hafta ise kendini bir kına ustasının atölyesinde, yalınayak, bir sedirin kenarında otururken buldu. Otuz yaşındaydı, Ankara’dan bir hanın restorasyonu için gönderilmiş bir mimardı ve hayatında hiç kına yaktırmamıştı. Kendi içinde taşıdığı o eski merakın, başkalarının bir ayak fetişi hikayesi diye fısıldayıp güldüğü şeyin, bir gün bir taş evin alt katında sesli bir itirafa dönüşeceğini bilmiyordu.
Ilgaz Tanrıverdi otuz üç yaşındaydı. Atölyesi, avlusunda yaşlı bir dut ağacı olan iki katlı bir taş evin zemin katındaydı: duvarlarda kurutulmuş kına dalları, raflarda bakır kâseler, yerde solgun kırmızı bir kilim. Kendisi hep yalınayak çalışırdı. Melis bunu ilk gün, kapıdan girer girmez fark etti: kilimin üzerinde duran, topukları kına tozundan hafifçe turuncuya kesmiş iki ince ayak, kemerleri bir köprü kadar yüksek, bilekleri ince bir gümüş halhalla çevrili.
“Ayakkabılarınızı kapıda bırakın,” demişti Ilgaz, başını kaldırmadan. “Burada herkes toprağa basar.”
Her perşembe aynı bahane
Melis ilk seferinde kınanın yorgun ayaklara iyi geldiğini okuduğunu söyledi. İkinci seferinde şantiyedeki işçilere moral olsun diye fotoğraf çektiğini. Üçüncü seferinde hiçbir bahane uydurmadı, yalnızca geldi. Ilgaz her hafta onun ayağını avucuna alıyor, ince bir fırça ucuyla önce asma dalları, sonra nar çiçekleri, en son da topuğun iç kıvrımına minik, sık noktalar çiziyordu. Fırça tenin üzerinde serin bir tüy gibi geziniyor, kınanın toprak kokusu odaya yayılıyordu.
Ama Melis desene bakmıyordu. Ilgaz çalışırken bir ayağını altına kıvırıyor, diğerini kilimin kenarına uzatıyordu; dikkat kesildiği anlarda parmakları usulca kıvrılıyor, halhal tek bir ince notayla çınlıyordu. Melis o notayı bekliyordu. Bir yüzün yalan söyleyebileceğini, ellerin rol yapabileceğini biliyordu, ama ayaklar susmayı bilmezdi. İnsanın bütün gününü, bütün yorgunluğunu, bütün tereddüdünü taşırlardı.
Dördüncü perşembe Ilgaz fırçayı bıraktı. “Desene bakmıyorsunuz,” dedi sakin bir sesle. “Bana da bakmıyorsunuz. Ayaklarıma bakıyorsunuz.”
Melis’in yanakları kınadan daha koyu bir renge büründü. Kalkıp gitmek, özür dilemek, bir şaka yapmak geçti aklından. Hiçbirini yapmadı. “Haklısınız,” dedi. “Yirmili yaşlarımdan beri böyle. Bir insanı en dürüst hâliyle ayaklarında görüyorum. Bir zamanlar biri bana bunun tuhaf olduğunu söylemişti. O günden beri kimseye söylemedim.”
Ilgaz gülmedi. Bir süre yalnızca baktı, sonra sordu: “Peki benim ayaklarım ne söylüyor?”
“Sol tarafa yüklendiğinizi. Akşamüstü yorulduğunuzu ama bunu kimseye göstermediğinizi.” Melis yutkundu. “Bir de ben kapıdan girdiğimde parmaklarınızı kıvırdığınızı.”
Odada yalnızca avludan gelen dut yapraklarının hışırtısı vardı. “Bunu bilmiyordum,” dedi Ilgaz sonunda, sesi bir parça kısılmıştı. Sonra fırçayı yeniden aldı, deseni bitirdi ve kalkarken tek bir şey söyledi: “Kınayı yıkamadan önce topuğunuza iyi bakın. Ve perşembe yine gelin.”
Ertesi gün handa, iskelenin üstünde taş kemerlerin derzlerini tek tek işaretlerken Melis’in aklı hep o cümledeydi. Ustabaşı Rıza Bey iki kez seslendi, ikisinde de duymadı. Öğle arasında avludaki çeşmenin başına oturdu, ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını serin taşa koydu ve topuğundaki deseni ilk kez gerçekten inceledi. Asma dalları, nar çiçekleri, noktalar. Güzeldi, ama bir şey anlatıyor muydu, emin olamadı. Belki Ilgaz yalnızca kibar davranmıştı. Belki perşembe kapıyı açtığında aynı mesafeli sesle “Hangi desen olsun?” diye soracak, Melis de bir daha hiç gelmeyecekti.
On gün sonra proje bitiyordu. Teslim tutanakları, son fotoğraflar, Ankara’ya dönüş bileti; hepsi masasında, bir dosyanın içinde hazır bekliyordu. Bu şehre bir hanı ayağa kaldırmaya gelmişti, kendi içindeki eski bir kapıyı açmaya değil. Yine de o akşam otele dönerken, Bey Mahallesi’nin dar sokağına saptı ve taş evin kapalı kepenginin önünde bir an durdu. İçeride ışık yanıyordu.
Topuktaki küçük harf
O gece otel odasının sarı lambası altında Melis sağ ayağını dizine çekti. Asma dallarının arasında, topuğun tam iç kıvrımında, ilk bakışta bir yaprak sanılacak kadar küçük bir harf duruyordu: T. Kalbi hızlandı. Telefonundaki eski fotoğrafları açtı, büyüttü, nefesini tutarak tek tek inceledi. İlk haftanın nar çiçeğinin içinde bir E, ikinci haftanın sarmaşığında bir V, üçüncü haftanın noktalarının arasında yine bir E. Ve bu akşam, bir T.
Evet.
Dört haftadır, daha Melis tek kelime etmeden, Ilgaz ona cevap yazıyordu.
Perşembe akşamı atölyeye kapanış saatinden sonra gitti. Ilgaz kapıyı açtığında saçları toplanmış, ayakları her zamanki gibi çıplaktı; bakır lamba yanıyordu ve kilimin üzerinde boş bir kâse duruyordu, sanki bu akşam kına yakılmayacağını ikisi de biliyormuş gibi.
“Bana dört haftadır bir cevap yazıyormuşsunuz,” dedi Melis eşikte. “Ama ben daha soruyu sormadım.”
Ilgaz’ın dudağının kenarı kıvrıldı. “Sor o zaman.”
“Ayaklarına dokunabilir miyim?”
“Dört haftadır evet diyorum, Melis. Bir kez de sesli söyleyeyim: evet.”
Melis kilimin üzerine diz çöktü. Ilgaz sedire oturdu ve sol ayağını, yorgun olanı, ona uzattı. Melis onu iki avucunun arasına aldı; ten sıcaktı, kına ve gül suyu kokuyordu. Başparmağını kemerin yüksek kıvrımı boyunca yavaşça kaydırdı, topuğun yumuşaklığında durdu, bileğe çıktı. Halhal çınladı. Ilgaz’ın nefesi kesildi, sonra uzun bir iç çekişle geri geldi. Melis bu sesi bir dua gibi ezberledi.
“Böyle mi?” diye sordu fısıltıyla.
“Tam böyle,” dedi Ilgaz. “Durma.”
Melis durmadı. Parmaklarının arasından, bileğin incecik kemiğinden, halhalın serin gümüşünden geçti; dudaklarını ayak bileğinin iç tarafına, nabzın attığı o küçük çukura bastırdı. Ilgaz eğildi, ellerini Melis’in saçlarına geçirdi ve onu yavaşça yukarı, kendine doğru çekti. Öpüşmeleri dut ve kına tadındaydı; acelesiz, dört haftalık bir bekleyişin bütün sabrıyla.
Dut ağacının altındaki bilet
“Devam edelim mi?” diye sordu Ilgaz, alnını onunkine dayayarak.
“Evet,” dedi Melis. “Bu sefer ben yazıyorum.”
Ilgaz uzandı ve bakır lambanın fitilini kıstı. Atölye karardı; avludan sızan sokak ışığında dut yapraklarının gölgesi kilimin üzerinde, iki çift çıplak ayağın üzerinde titredi. Sonrası, halhalın arada bir çınlayan sesinden ve sabaha kadar söylenmemiş hiçbir şeyin kalmamasından ibaretti.
Sabah ezanından sonra Ilgaz’ın yan yatmış ayağı Melis’in dizinin üzerindeydi. Melis kâseye uzandı, en ince fırçayı aldı ve kınanın en koyu tonuyla Ilgaz’ın topuğuna, bir yaprak sanılacak kadar küçük üç harf çizdi.
“Ne yazdın?” diye sordu Ilgaz, gözleri kapalı.
“Neden ilk günden yazmaya başladın?” diye sordu Melis cevap vermek yerine. “Daha tek kelime etmemiştim.”
“Kapıdan girdiğinde ayakkabılarını çıkarmadan önce bir an durdun,” dedi Ilgaz. “Sanki bir eşikten değil, bir sırdan geçiyormuşsun gibi. Ben de on yıldır insanların ayaklarına bakıyorum, Melis. Senin ayakların o gün bana her şeyi söyledi.”
“Kınayı yıkamadan önce bakarsın,” dedi Melis.
Topuktaki harfler K, A ve L idi; on gün sonra Ankara’ya dönecek trenin bileti ise o öğleden sonra, dut ağacının altında unutulan bir kına kâsesinin dibinde sessizce eridi.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Bakırcılar Çarşısında Gece Düzeltilen Hatalar
Yorumlar