Kars’ta Kar Yağarken Kapanan Yolun Öbür Yanı
Eksi yirmi derece, kapanan bir yol, gaz lambasıyla aydınlanan bir mandıra. Duvardaki solmuş fotoğrafın altında Deniz kendi adını görür.

Duvardaki solmuş fotoğrafın altında kendi adını gördüğünde Deniz, bu taş evin sahibinin onu yıllardır tanıdığını anladı. Ve adam bunu bütün akşam, ona çay doldururken, peynir keserken, gözlerini bir kez bile kaldırmadan saklamıştı.
Deniz otuz sekiz yaşındaydı ve on beş yıldır yıkıntıların fotoğrafını çekiyordu. İstanbul’daki bir yayınevi için Ani Harabeleri üzerine bir kitap hazırlarken şubatın ortasında Kars’a geldiğinde, hayatının en sıcak gay hikayesini eksi yirmi derecede, ışığı ve yolu birlikte kapatan bir tipinin içinde yaşayacağını bilemezdi.
Ani’den dönen minibüs şehre on beş kilometre kala, kar yığınları yüzünden durdu. Silecekler bir süre boşuna çalıştı, sonra şoför motoru kapattı. Telefonla birilerini aradı, kısa ve kalın bir Kars ağzıyla konuştu, sonra arkaya döndü.
“Yol sabaha kadar açılmaz abi. Yakında bir mandıra var, Yusuf’unki. Misafir odası var, sizi alır.”
“Tanımadığım birinin evine mi?”
Şoför güldü. “Burada tanımadık kimse kalmaz abi. Bir gece kalırsınız, tanırsınız.”
Bu mandırada onu kim bekliyordu?
Yusuf otuz dört yaşındaydı, ailesinin üç kuşaktır işlettiği küçük gravyer mandırasını tek başına çeviriyordu. Uzun boylu, sakallı, az konuşan bir adamdı; Deniz’i kapıda, elinde gaz lambasıyla karşıladı, çünkü tipi elektriği de götürmüştü. Lambanın sarı ışığında yüzünün yarısı görünüyordu: kar tutmuş kaşlar, rüzgârdan kızarmış elmacık kemikleri, bir an Deniz’in yüzünde fazla kalan koyu gözler.
“Gir,” dedi yalnızca. “Botlarını sobanın yanına koy.”
Mandıranın yanındaki taş evde sobayı harladı, demliği üstüne koydu ve ona kalın bir yün battaniye uzattı. Ev tezek dumanı, ekşimiş süt ve kuru kekik kokuyordu; Deniz’in aklına çocukluğunda gittiği köy evleri geldi.
“Annemler şehirde kalıyor,” dedi Yusuf. “Kışın burada bir ben varım, bir de inekler.”
“Yalnızlıktan sıkılmıyor musun?”
Yusuf omuz silkti. “İnekler az konuşur. Ben de.”
Deniz pencereye gitti. Dışarıda hiçbir şey görünmüyordu; tipi gökyüzüyle toprağı aynı beyaz duvara çevirmişti. Bütün gün Ani’nin surlarında ışık beklemiş, parmaklarını donmaktan kurtarmak için eldivenlerinin içinde ovuşturmuştu. Şimdi bu taş evde, soba gürlerken, uzun zamandır ilk kez yetişmesi gereken hiçbir yer olmadığını fark etti. Telefonu şebeke çekmiyordu; dünya bu odanın dört duvarına küçülmüştü.
“Ahıra bakmam lazım,” dedi Yusuf, kapının yanındaki kalın kürkü omzuna atarak. “Gelmek istersen gel. Isınırsın.”
Deniz gitti. Ahır, taş evin arka duvarına yaslanmıştı; içerisi saman, gübre ve hayvanların nefesiyle buğulanmış, dışarıdaki dondurucu soğuktan sonra neredeyse ılıktı. Yusuf gaz lambasını bir çiviye astı, ineklerin boyunlarını tek tek okşadı, her birine adıyla seslendi: Sarıkız, Pamuk, Gelin. Sonra yandaki alçak kapıyı açtı ve Deniz’i peynir mağarasına aldı. Raflarda yüzlerce tekerlek gravyer sıralanmıştı; serin, küf ve fındık kokan bir karanlık.
“Bunlar dokuz ay bekler,” dedi Yusuf, bir tekerleğin kabuğuna parmak boğumuyla vurarak. Ses tok çıktı. “Acele edersen tadı olmaz.”
“Fotoğraf da öyle,” dedi Deniz. “Bazen bir saat ışık beklerim, tek kare için.”
Yusuf ona döndü, lambanın ışığında bir an bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra yalnızca, “Biliyorum,” dedi ve kapıyı kapattı.
Deniz o “biliyorum”un ne anlama geldiğini ancak bir saat sonra anlayacaktı.
İlk saat neredeyse hiç konuşmadılar. Deniz çantasından kameralarını çıkarıp nemden korumak için tek tek kuruladı; Yusuf ona gravyer, sobada kızarmış köy ekmeği ve çiçek balı getirdi. Sonra Deniz başını kaldırdı ve duvardaki eski çerçeveyi fark etti.
Bir dergiden kesilmiş, solmuş bir fotoğraftı bu: Ani Katedrali, gün doğumunda, yarısı karla örtülü. Fotoğrafın altında, küçük harflerle, fotoğrafçının adı yazıyordu.
Kendi adı.
Duvardaki fotoğrafı kim, neden asmıştı?
Deniz dönüp Yusuf’a baktı. Yusuf sobanın kapağını maşayla kapatırken başını kaldırmadı.
“Akşamdan beri biliyorum kim olduğunu,” dedi. “Şoför adını söylediğinde. Söylesem tuhaf olur diye düşündüm.”
“Bu fotoğraf on iki yıllık,” dedi Deniz. Sesi kendisine bile yabancı geldi. “Ben bile unutmuştum.”
“Ben unutmadım.”
Hikâyeyi çayın ikinci demliğinde anlattı; kısa cümlelerle, araya uzun sessizlikler koyarak. Yirmili yaşlarında İstanbul’da üç yıl yaşamıştı; Tarlabaşı’nda bir lokantada çalışmış, bir erkeği sevmiş, ilk kez kim olduğunu yüksek sesle söylemişti. Sonra babası hastalanınca Kars’a dönmüştü. Döndüğü kış, bir berberde sırasını beklerken o dergiyi bulmuş, fotoğrafı yırtmadan, usulca kesip almıştı.
“Burada kalmaya o fotoğraf yüzünden karar verdim,” dedi. “Bir harabe bile bu kadar güzel görünebiliyorsa, ben de burada yaşayabilirim diye düşündüm.”
“Ailen biliyor mu?” diye sordu Deniz usulca.
“Annem biliyor sanırım. Hiç konuşmadık. Babam bilmiyor.” Yusuf’un gözleri sobanın ateşindeydi. “Burada ben neysem oyum, ama herkese değil. Bu benim kararım. İstanbul’dan gelenler genelde bunu anlamaz, kurtarmaya çalışır.”
“Ben kimseyi kurtarmaya gelmedim,” dedi Deniz. “Fotoğraf çekmeye geldim. Ve senin kararına saygı duyuyorum.”
Yusuf ilk kez başını kaldırdı ve Deniz’e uzun uzun baktı. Sonra tek kelime etmeden kalktı, gaz lambasının fitilini biraz daha açtı. Işık büyüdü, duvardaki fotoğraf altın rengine döndü.
“Senin sıran,” dedi. “Sen niye hep boş yerleri çekiyorsun?”
Bu gece hangi odada uyuyacaktı?
Deniz anlattı: İstanbul’da, Kurtuluş’taki bir apartman dairesinde yalnız yaşadığını, yıllarca bir ilişkiyi sürdürmeye çalıştığını ve sonunda karşısındakinin, hep fotoğraflarının arkasına saklandığını söyleyip gittiğini.
“Haklıydı belki,” dedi. “İnsanlara değil, boşalmış yerlere bakmayı seviyorum. Orada kimse beni görmüyor.”
Yusuf ilk kez gülümsedi; sakalının içinde beklenmedik, neredeyse çocuksu bir gülümseme. “Şimdi bir harabenin içinde değilsin ama,” dedi. “Ve ben seni görüyorum.”
Sessizlik uzadı. Dışarıda rüzgâr penceredeki buzu tırmalıyor, ahırdan bir ineğin boğuk böğürtüsü geliyordu. Gaz lambasının alevi duvardaki fotoğrafın üstünde titriyordu. Yusuf battaniyenin Deniz’in omzundan kayan ucunu düzeltmek için uzandığında eli Deniz’in elinin üstünde kaldı. Nasırlıydı, sıcaktı, hafifçe süt ve odun kokuyordu. Çekmedi. Deniz de çekmedi.
“Bu gece misafir odasında kalabilirsin,” dedi Yusuf alçak bir sesle. “Ya da burada, benimle. İkisi de olur. Sen seç.”
“Sadece sen de istiyorsan,” dedi Deniz.
“İstiyorum,” dedi Yusuf ve bunu söylerken Deniz’in gözlerine kaçırmadan baktı. “On iki yıldır bir fotoğrafla konuşuyorum. Bu gece fotoğrafçısıyla konuşmak istiyorum.”
“Konuşmak mı?”
“Şimdilik.”
Öpüşleri soğuktan çatlamış dudakların arasında başladı, sobanın sıcaklığında yumuşadı. Yusuf’un nasırlı elleri Deniz’in yüzünü, sanki çok kırılgan bir şeymiş gibi tuttu; Deniz onun sakalının sertliğini, nefesindeki ıhlamur kokusunu, yün kazağının batıcı dokusunu ezberledi. Bir ara Yusuf geri çekildi, alnını onunkine dayayıp güldü.
“Yıllardır kimseyi öpmedim.”
“Hiç belli değil,” dedi Deniz ve onu yeniden kendine çekti. “Devam edelim mi?”
Yusuf cevap olarak gaz lambasını kıstı. Soba son bir kez çıtırdadı, battaniye yere kaydı ve pencerenin ardında kar, bütün izleri sessizce örttü.
Kitabın son sayfasında kimin yüzü olacaktı?
Sabah yol açıldı. Kepçenin homurtusu tipiden kalan sessizliği yırttı. Deniz minibüsü beklerken mandıranın kapısında, ilk ışıkta, Yusuf’tan izin istedi.
“Tek bir fotoğraf çekebilir miyim?”
Yusuf bir süre düşündü. “Yüzüm olmasın.”
“Olmayacak. Sadece ellerin ve ışık.”
Elinde bir gravyer kalıbı, omzunda kar, kolunun yarısı gün ışığında. Deklanşörün sesi soğukta keskin çıktı. Deniz makineyi indirdiğinde Yusuf hâlâ objektife bakıyordu.
“Yüzüm görünse de olurdu belki,” dedi. “Bir gün.”
Minibüs geldiğinde birbirlerine söz vermediler. Yusuf yalnızca bir kalıp gravyeri Deniz’in çantasına sıkıştırdı, araya numarasını yazdığı bir kâğıt koydu. Deniz, Kars’tan İstanbul’a dönen uçakta kâğıdı defalarca açıp kapattı; kâğıdın kenarı peynir kokuyordu ve her açışta gülümsedi. İndiğinde, bagaj bandının önünde, ilk iş o numarayı aradı. Telefon iki kez çaldı.
“Kurtuluş’a vardın mı?” dedi Yusuf, alo bile demeden.
Altı ay sonra kitap yayımlandığında adı yalnızca Ani‘ydi. Ama son sayfadaki fotoğraf bir harabenin değil, yeniden kurulmakta olan bir şeyin fotoğrafıydı. Kitabın Kars’a ulaştığı gün Deniz’in telefonuna tek satırlık bir mesaj düştü: Bir sonraki baskıda yüzüm de olsun.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Alaçatı’da Yel Değirmenlerinin Altında Tek Gece
Yorumlar