Kemaliye Taş Yolunda Farları Söndüren Kadın
Kiralık arabanın aküsü otuz sekizinci tünelde biter. Karanlıktan korkan Nesrin yolun sonuna farsız gitmek ister; yardıma gelen Baran yanına oturur.

Nesrin Aksoy otuz beş yaşındaydı ve karanlıktan korktuğunu hiç kimseye söylememişti; Kemaliye’deki Taş Yol’a da tam bu yüzden gelmişti. Kayaya oyulmuş, ışıksız tünellerin birbirini izlediği o dar yolda, kiraladığı küçük kırmızı arabanın motoru otuz sekizinci tünelin ağzında öksürüp sustu. Farlar söndü, gösterge ışıkları birer birer kayboldu ve aşağıdan, kanyonun dibinden, Fırat’ın uğultusu yükseldi.
Telefon tek çizgi çekiyordu. Kiralama şirketinin numarasını üç kez çevirdi; dördüncüde hat bağlandı ve uykulu, kalın bir erkek sesi “Kırmızı olan mı?” diye sordu. “Kırmızı olan,” dedi Nesrin. “Otuz sekizinci tünel.” Hattın öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. “Kıpırdamayın. Kırk dakikaya oradayım. Kapıları kilitlemenize gerek yok; bu yolda kilitlenecek bir şey yok.”
Kırk dakika, karanlıkta kırk yıl gibi geçti. Nesrin camı araladı; içeri kayanın serin nefesi, kuru kekik ve uzaktan bir yerlerden yanık odun kokusu doldu. Gökyüzü kanyonun iki duvarı arasında ince bir şerit hâlinde duruyordu ve o şeridin içinde, ömründe hiç bu kadar çok görmediği yıldızlar vardı. Onlara bakmak işe yaradı. Biraz.
Karanlıktan korkan biri neden ışıksız tünele gelir?
Baran Şahin kırk değil otuz iki dakikada geldi. Eski bir kamyonetin farları kayalara vurdu, Nesrin’in gözlerini kamaştırdı ve sonra nazikçe söndü. Otuz yedi yaşındaydı; iri yapılı, sakalı kırlaşmaya başlamış, montunun cebinden bir el feneri sarkan bir adam. Kaputu açtı, fenerle içeri baktı, bir kabloyu oynattı.
“Akü,” dedi. “Bu arabanın aküsünü geçen hafta değiştirecektim, değiştirmedim. Özür dilerim.” Sonra fenerin ışığını Nesrin’in yüzüne değil, ayaklarının dibine tuttu. “Elleriniz titriyor.”
“Üşüdüm,” dedi Nesrin. Baran başını salladı ama inanmadığı belliydi. Kamyonetten takviye kablolarını getirdi, iki aracı birbirine bağladı. Motor bir kez öksürdü, sonra canlandı; farlar yeniden yandı ve tünelin pürüzlü tavanı bir mağaranın iç yüzü gibi aydınlandı.
“Şimdi dönebilirsiniz,” dedi Baran. “Ben arkanızdan gelirim.”
“Dönmeyeceğim.” Nesrin kendi sesine şaşırdı. “Bu yolu sonuna kadar gitmeye geldim. Altmışa yakın tünel var, değil mi? Hepsinden geçeceğim.” Bir an durdu, sonra cümlenin geri kalanını söylemeden önce derin bir nefes aldı. “Ama farları kapatarak.”
Baran uzun süre ona baktı. Sonra kamyonetin kapısını kilitledi, anahtarı cebine koydu ve kiralık arabanın yolcu kapısını açtı. “O zaman yanınızda biri olsun,” dedi. “Karanlıkta kimse yalnız sürmesin. Bu benim şirketimin kuralı.”
“Böyle bir kural gerçekten var mı?”
“Az önce koydum.”
Otuz sekizinci ile kırk dördüncü tünel arasında ne konuşulur?
Farlar kapalı, yalnızca park lambaları yanarken yürüme hızında ilerlediler. Baran tünellerin her birini numarasıyla değil, hikâyesiyle tanıyordu. Yüz yıl önce bu yolu kazmalarla, halatlarla, yıllarca uğraşarak açan köylüleri anlattı; kayadan düşen bir taşın nasıl bir düğünü üç gün ertelediğini, kışın tünel ağızlarından sarkan buzların ay ışığında nasıl çan gibi çınladığını. Nesrin dinledi ve her tünelde nefesini biraz daha uzun tuttu, biraz daha geç bıraktı.
Bir ara Baran camı indirdi. “Dinleyin,” dedi. Tünelin içinde motorun sesi kayalara çarpıp geri dönüyor, kendi yankısıyla konuşuyordu. “Her tünelin sesi başkadır. Kırkıncının sesi kalındır, otuz dokuzuncunun ince. Bu yolda otuz yıl minibüs süren Hüsnü Usta onları gözü kapalı sayardı.” Nesrin gözlerini kapamadı ama dinledi; dinlerken karanlığın da bir dokusu, bir sesi, hatta bir sıcaklığı olduğunu ilk kez fark etti.
“Neden korkuyorsunuz?” diye sordu Baran, kırk birinci tünelde.
Nesrin direksiyonu sıktı. “Bir asansörde altı saat kaldım. Ankara’da, eski bir iş hanında. Elektrikler kesilmişti, alarm çalışmıyordu, kimse duymadı. O günden beri karanlık bana dar geliyor.” Durdu. “Bunu kimseye anlatmadım. Eski nişanlıma bile.”
“Neden bana anlattınız?”
“Çünkü yarın gideceğim ve sizi bir daha görmeyeceğim.”
Baran güldü, alçak ve sıcak bir sesle. “Kemaliye küçük yer, Nesrin Hanım. Bir daha görmeyeceğinizi sandığınız herkesi pazar sabahı fırın kuyruğunda görürsünüz.” Sonra sesi değişti, gülüşü inceldi. “Ben de bir şey söyleyeyim, madem itiraf gecesi. Bu yolda büyüdüm ama farlarımı hiç söndürmedim. Bir kez bile. Ben de korkarım bu tünellerden. Bu gece ilk kez farsız geçiyorum.”
Nesrin ona döndü, karanlıkta yüzünü seçmeye çalıştı. “O zaman neden yanıma oturdunuz?”
“Çünkü siz istediniz,” dedi Baran. “Ve yalnız korkmaktansa iki kişi korkmak daha az korkutucu.”
Kırk dördüncü tünelden çıktıklarında yol genişledi ve kanyonun üstüne açılan küçük bir seyir düzlüğüne vardılar. Nesrin motoru durdurdu, park lambalarını da kapattı. Karanlık bu kez dar değildi; yıldızlarla dolu, derin ve açıktı. Aşağıda nehir gümüş bir şerit gibi kıvrılıyor, karşı yamaçta tek bir köy evinin penceresi sarı sarı yanıyordu.
“Korkmuyorum,” dedi şaşkınlıkla. “Şu an hiç korkmuyorum.”
“Biliyorum,” dedi Baran. “Elleriniz durdu.”
Buğulanan cam neyi saklar, neyi gösterir?
Nesrin karanlıkta onun yüzünü göremiyordu, yalnızca hatlarını; ama nefesini duyuyordu, montundan gelen odun ve motor yağı kokusunu, koltuğun hafif gıcırtısını. Elini uzattı, onun elini buldu. Baran parmaklarını kıpırdatmadı, yalnızca bekledi.
“Size bir şey sormak istiyorum,” dedi Nesrin. “Hayır demeniz serbest.”
“Sorun.”
“Beni öper misiniz? Burada. Karanlıkta.”
Baran’ın eli onun elinin altında yavaşça döndü, avuç avuca geldiler. “Emin misiniz?”
“Otuz sekizinci tünelden beri eminim.”
İlk öpücük temkinliydi, bir soruya benziyordu; ikincisi cevaptı. Baran’ın sakalı çenesine sürtündü, eli ensesine yerleşti, Nesrin onun montunun yakasını avuçlarında topladı. Vites kolu aralarında inatçı bir engel gibi duruyordu. Nesrin güldü. “Arka koltuk,” dedi. “Kiralık arabaların en iyi yeri neresiyse orası.” Baran da güldü. “Sözleşmede yazmaz ama doğru.”
Kapılar açıldı, kapandı; soğuk bir an içeri doldu, sonra yerini iki bedenin sıcaklığına bıraktı. Dar koltukta dizler çarpıştı, bir dirsek tavana değdi, ikisi de kahkahayı alınlarını birbirine dayayarak bastırdı. Baran her düğmede durdu ve her seferinde sordu; Nesrin önce başını salladı, sonra yüksek sesle “Evet,” dedi, “her seferinde evet, sormayı bırak artık.” “Bırakmam,” dedi Baran, boynuna eğilerek. “Ama daha kısa sorarım.”
Camlar yavaş yavaş buğulandı. Yıldızlar önce bulanıklaştı, sonra tamamen kayboldu ve Nesrin ilk kez karanlığın bir hapis değil, bir sığınak olabileceğini düşündü. Onun nefesi, kendi nefesi, ikisinin aynı anda tuttuğu ve aynı anda bıraktığı o uzun soluk… Teni, hiç tanımadığı bir yolu ezbere bilen bir el gibi uyanıyordu. Kanyonun dibinde nehir, acelesi olmayan bir şarkı gibi akmaya devam etti ve gece, buğulu camların ardında, kendi kapısını usulca kapattı.
Şafak söktüğünde ön camın buğusunda, içeriden bir parmakla çizilmiş küçük bir yıldız vardı. İkisi de onu kimin çizdiğini hatırlamıyordu.
Baran kontağı çevirdi; motor bir kez öksürdü ve sustu. Akü yine bitmişti. “Kamyonet aşağıda,” dedi mahcup bir gülüşle. “Kırk dakika yürürüm, kırk dakika dönerim.”
Nesrin camdaki yıldıza baktı, sonra ona. “Acele etme,” dedi. “Bugün gitmiyorum.”
Pazar sabahı Kemaliye’nin tek fırınının önündeki kuyrukta Baran arkasını döndüğünde Nesrin oradaydı: elinde iki kişilik ekmek parası, yüzünde artık hiçbir karanlığa dar gelmeyen bir gülümseme.
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Radyosu Çalmayan Kupa ve Gece Yarısı Frekansı
Yorumlar