Kaptanınız Konuşuyor: Yeşilköy’de Gece Uçuşu
Uçmaktan korkan bir çevirmen ve kaptan pilot karısı, evde kabin anonslarıyla oynar. Sabaha karşı ise telefonda bekleyen bir biniş kartı her şeyi değiştirir.

“Çıkarma,” dedi Emre, ve Zeynep’in parmakları lacivert ceketinin dört şeritli apoletinin üstünde dondu. Uçmaktan ölesiye korkan kocası, sekiz yıllık evliliklerinde ilk kez ondan bir şeyi giymeye devam etmesini istiyordu.
Yeşilköy’deki apartman dairesinin kapısı gece yarısına on kala açılmıştı. Otuz yedi yaşındaki kaptan pilot Zeynep, Frankfurt dönüşünün yorgunluğuyla ayakkabılarını çıkarmış, ceketini de çıkarmak üzereydi. Kocası koridorun ucunda, kollarını göğsünde kavuşturmuş, ona bakıyordu. Bu, evliliklerinin sekizinci yılında yeni keşfettikleri üniforma fantezisinin ilk cümlesiydi ve Zeynep her duyduğunda yorgunluğunun tamamen uçup gittiğini hissediyordu.
Kırk yaşındaki Emre bir yayınevinde çevirmendi ve hayatında yalnızca bir kez, on yıl önce uçağa binmişti. Ankara’dan İzmir’e kırk dakikalık o yolculuk boyunca koltuğun kolçağını öyle sıkmıştı ki yanındaki yaşlı kadın ona nane şekeri uzatmıştı. Bir pilotla evlenmek, diye takılırdı arkadaşları, yılanlardan korkup bir yılan terbiyecisiyle evlenmek gibi.
Bir oyun, bir korkuyu nasıl evcilleştirir?
Oyunu yanlışlıkla bulmuşlardı. Bir gece Zeynep uçuştan geç gelmiş, üniformasını çıkarmaya üşenmiş, salonda Emre’nin yanına kıvrılmıştı. Emre ceketin yakasına dokunmuş, kumaşın sert dokusunda parmaklarını gezdirmişti. “Bu hâlinle seni ilk kez gerçekten görüyorum,” demişti. “Benim korktuğum yerde, sen evindesin.”
O gece konuşmuşlardı; ne istediklerini, neyi istemediklerini, bir şey rahatsız ederse “İniş” demenin yeteceğini.
“Bu senin için tuhaf değil mi?” diye sormuştu Zeynep. “Korkunu bir oyunun içine taşımak?”
“Utanmıyorum,” demişti Emre. “Tam tersine. Belki de ilk kez korkumla dalga geçebileceğim bir yer buldum.”
“Ya oyun sırasında korkarsan? Gerçekten?”
“O zaman ‘İniş’ derim. Ve sen beni indirirsin. Her zaman yaptığın gibi.”
O geceden sonra üniforma, dolaptaki askısında bile başka bir anlam taşımaya başlamıştı; Zeynep onu her ütülediğinde, buharın içinden yükselen kola ve kumaş kokusunu içine çekerken, gizli bir randevuya hazırlanıyormuş gibi hissediyordu.
Zeynep’in ilk kaptanı, şimdi Kaş’ta emekliliğinin tadını çıkaran elli iki yaşındaki Hakan Ulu, ona yıllar önce bir şey söylemişti: “Yolcuların korkusu türbülanstan değil, bilinmezlikten gelir. Sesini duyarlarsa sakinleşirler. O yüzden anonsları hep yavaş yap.” Zeynep o cümleyi bir kokpit kuralı sanmıştı. Yatak odasında da işe yaradığını öğrenmesi yıllar sürecekti.
Bazen Zeynep, Emre’nin korkusunu kıskandığını düşünürdü. Kendisi on beş yıldır her sabah gökyüzüne çıkıyor, bulutların arasından geçerken artık hiçbir şey hissetmiyordu; uçmak bir iş, bir rutin, bir kontrol listesiydi. Emre ise yalnızca onun üniformasına bakarak, gökyüzünün hâlâ ne kadar büyük, ne kadar tehlikeli ve ne kadar güzel olduğunu hatırlıyordu. Onun gözlerinde Zeynep, mesleğini yeniden ilk günkü gibi görüyordu.
Şimdi Emre koridorda bekliyordu. Ve Zeynep, ceketinin düğmesinden elini çekti.
Kaptan anons yaptığında yolcu neden titrer?
Emre salondaki kanepeye oturdu, belindeki deri kemeri gülerek tokasından iki kez şıklattı. Zeynep şapkasını düzeltti, koridorun ağzında durdu ve kokpitten konuşur gibi, o tanıdık, sakin, profesyonel sesiyle başladı:
“Sayın yolcumuz, ben kaptanınız Zeynep. Bu akşamki yolculuğumuz boyunca hafif türbülans bekliyoruz. Lütfen koltuğunuzda kalın ve kaptanınızın talimatlarına uyun.”
Emre kahkahasını bastırdı. Gözleri ise gülmüyordu; Zeynep’i bir yabancı gibi, bir hayranlıkla izliyordu. Salonun loş ışığında kanat rozeti yakasında küçük bir yıldız gibi parlıyordu. Zeynep yavaşça yanına yürüdü, eğildi, kravatının ucunu parmaklarının arasında çevirdi. “Gergin görünüyorsunuz,” dedi. “Uçmaktan korkar mısınız?”
“Çok,” dedi Emre. “Ama kaptanımıza güveniyorum.”
“Güzel. Çünkü güven, bu uçuşta tek kuraldır.”
Zeynep onun dizine oturdu, ceketinin ilk düğmesini kendisi açmadı; Emre’nin elini alıp düğmenin üstüne koydu. “İzin veriyorum,” dedi alçak sesle. Emre’nin parmakları düğmenin etrafında bir an dolaştı, sonra onu açtı. Ardından ikincisini.
Her düğmede Zeynep kısa bir anons yaptı: “Yükseklik on bin fit.” “Kabin basıncı normal.” “Lütfen sigara içmeyiniz.” Emre gülmekten ve arzudan ne yapacağını şaşırmış hâlde, ceketi onun omuzlarından indirdi. Kumaş, kanepenin koluna bir kanat gibi serildi.
Emre’nin parmakları üçüncü düğmede durdu. “Kaptan,” dedi, “yolcunun bir şikâyeti var.”
“Dinliyorum.”
“Kabin çok sıcak.”
Zeynep gülümsedi, sesini hiç bozmadan anons etti: “Sayın yolcumuz, kabin sıcaklığı bilerek yüksek tutulmaktadır. Rahatsızlık için özür dilemiyoruz.”
“Kaptan,” dedi Emre, “bu uçuşun bir varış noktası var mı?”
“Var,” dedi Zeynep, dudakları onun kulağına değerek. “Ama yolcular varış noktasını ancak indiklerinde öğrenir.”
Türbülansta kemer bağlanmazsa ne olur?
Beyaz gömleğin altında Zeynep’in teni uzun bir mesainin sıcaklığını taşıyordu; kabin havasının kuru, metalik kokusu hâlâ saçlarına sinmişti. Emre onu öperken yaka iğnesindeki kanat rozeti dudaklarına değdi, serin ve metalik. “Bunu takılı bırak,” diye fısıldadı. Zeynep bıraktı. Şapkası kanepenin kenarından halıya yuvarlandı, ikisi de onu toplamaya kalkmadı.
“Kaptan,” dedi Emre, nefesi düzensiz, “uçuş planında başka neler var?”
“Gizli,” dedi Zeynep. “Yolcular yalnızca anonsları duyar.”
Sonra onun bileğini tutup avucunu kendi kalbinin üstüne koydu; ne kadar hızlı attığını hissetsin diye.
“Hâlâ korkuyor musunuz?” diye sordu Zeynep, dudakları onun kulağının hemen altında.
“Hayır,” dedi Emre. “Sen yanımdayken hiç korkmuyorum.”
Bu cümle oyunun dışından gelmişti ve ikisi de bunu biliyordu. Zeynep bir an durdu, yüzünü onun yüzüne yasladı. “İyi misin? Gerçekten?” diye sordu, kaptanın değil, karısının sesiyle.
“Hiç olmadığım kadar,” dedi Emre. “Devam et. Lütfen.”
Ve Zeynep kendini, sekiz yıllık bir evliliğin bütün rahatlığı ve ilk günün bütün heyecanıyla onun kollarına bıraktı.
Yatak odasına kadar zor gittiler. Koridorda gömleğin düğmeleri, kapının eşiğinde Emre’nin kemeri kaldı. Zeynep onu yatağa iterken “Kemerlerinizi bağlamayın,” dedi, “bu sefer serbest uçuş.” Emre’nin kahkahası öpücüğünün içinde boğuldu. Pencereden, birkaç kilometre ötedeki pistten kalkan son gece uçağının ışıkları geçti; motorların uzak uğultusu camları belli belirsiz titretti. İkisi de görmedi, ikisi de duymadı.
Sabaha karşı ekranda bekleyen biniş kartı kimin?
Sabaha karşı Zeynep, Emre’nin göğsünde, kanat rozetini hâlâ gömleğinin cebinde taşıdığını fark etti. Gömlek yatağın ayak ucundaydı. Emre uyanıktı, tavana bakıyordu. Pencerenin dışında şafak, Marmara’nın üstünde gri bir çizgi olarak beliriyordu.
Zeynep onun omzuna çenesini dayadı. Teni ılık, nefesi düzenliydi ama gözleri açıktı; bir şeyi tartıyor gibiydi. Salondan, kanepenin kolunda unutulmuş ceketin ve halıdaki şapkanın sessizliği geliyordu.
“Uyumadın mı?”
“Düşünüyordum.”
“Neyi?”
“Sana bir şey göstermem lazım,” dedi ve komodinin üstündeki telefonu aldı. Ekranın mavi ışığı yüzünü aydınlattı. Ekranda bir biniş kartı vardı. İstanbul–Trabzon, gelecek perşembe, sabah yedi kırk beş. Uçuş numarası Zeynep’in ezbere bildiği bir numaraydı.
“Bu benim uçuşum,” dedi Zeynep, doğrulup oturarak. “Emre, bu benim uçuşum.”
“Biliyorum,” dedi Emre. Sesi titriyordu ama kararlıydı. “On yıl oldu. Hep senin kokpitte ne yaptığını hayal ettim, bir kez olsun görmek istedim. Yani sesini duymak. Gerçek anonsu.” Durdu, yutkundu. “Koridor tarafı aldım. Kolçağı sıkarsam kimse görmesin diye.”
“Bunu ne zamandır planlıyorsun?”
“Üç haftadır. Hakan Bey’i aradım, biliyor musun? Numarasını senin telefonundan aldım, kusura bakma. Ona korkuyu nasıl yeneceğimi sordum.”
Zeynep’in ağzı açık kaldı. “Ne dedi?”
“Korkuyu yenemezsin, dedi. Sadece kime güvendiğini seçersin. Sonra da ekledi: Onun anonslarını hep yavaş yapmasını ben öğrettim; dikkatle dinle.“
“Hakan Bey,” dedi Zeynep, gülerek ve ağlayarak aynı anda. “O adam benim ilk uçuşumda, kalkıştan önce bana nane şekeri vermişti. Ellerim titriyordu, fark etmişti.”
“Demek ki herkes bir kez titriyor,” dedi Emre. “Senin sıran geçti. Şimdi benimki.”
Zeynep gözlerinin dolduğunu hissetti. Uzun bir süre hiçbir şey söylemedi, sadece onun elini tuttu; avucu terliydi, parmakları hafifçe titriyordu. Sonra kanat rozetini gömleğin cebinden çıkarıp Emre’nin avucuna koydu ve parmaklarını üstüne kapattı.
“Perşembe sabahı anonsu dikkatle dinle,” dedi. “Kalkıştan önce, kimsenin anlamayacağı bir cümle söyleyeceğim; bir tek sen bileceksin ki o cümle, ilk kez yolcu olarak bindiğin uçağı senin için kaldırdığımı söylüyor.”
Sıradaki hikaye · Hakan Ulu başka bir hikayede
Kaş’ta On İki Metre Derinlikte Bir İşaret
Yorumlar