Yırtık Yelken: Selimiye’de Bir Hotwife Gecesi
Derya'yla Cenk bu geceyi üç yıldır konuşuyordu. Kurallar yazılmış, sınırlar çizilmişti. Tek bilinmeyen, teknedeki denizcinin önüne kimin yemeğinin konacağıydı.

Ana yelkenin yırtığı, tam ortadan, bir bıçak darbesi gibi düz ve uzundu. Derya Uçar onu atölyenin tezgâhına serdiğinde ilk düşündüğü şey, bu yırtığın nasıl bir rüzgârla açıldığıydı; ikinci düşündüğü, yelkenin sahibinin ellerinin neden bu kadar sakin olduğu. Otuz dokuz yaşındaydı, Bozburun yarımadasının en eski yelken atölyesini Selimiye koyunun kıyısında on iki yıldır işletiyordu. Kocası Cenk’le üç yıldır konuştukları, hayal ettikleri, kurallarını defalarca yazıp sildikleri o hotwife gecesinin bu adamla gelebileceği aklının ucundan bile geçmemişti. Ama yırtığa bakarken, bir yanının bunu çoktan bildiğini hissetti.
Yelkenin sahibi Bora Kılıç’tı. Kırk bir yaşındaydı, iki yıldır tek başına Akdeniz’i dolaşan bir denizciydi; teknesi koyun ortasında, demirde, yorgun bir martı gibi sallanıyordu. Rodos’tan gelirken bir fırtınaya yakalanmış, yelkeni son anda indirebilmişti. “Üç gün sürer,” dedi Derya. “Belki dört.” Bora başını salladı. “Acelem yok,” dedi. “Deniz de bekler.”
Üç yıllık bir konuşma
Cenk, koyun öbür ucundaki küçük balık lokantasının aşçısıydı. Kırk üç yaşındaydı, iri, sakin, elleri her zaman kekik ve limon kokan bir adamdı. Derya’yla on beş yıldır evliydiler ve bu evlilikte en sevdikleri şey, hiçbir konuşmanın yarım kalmamasıydı. Üç yıl önce bir gece, lokantayı kapattıktan sonra iskelede ayaklarını suya sallarken, Cenk ona bir şey itiraf etmişti: Derya’nın başka bir adamın arzusunu uyandırdığını düşünmek, onu kıskandırmaktan çok heyecanlandırıyordu. Derya’nın özgürce, kendi seçtiği biriyle yaşadığı bir geceyi, sonra ona anlatışını dinlemeyi hayal ediyordu.
Derya o gece cevap vermemişti. Bir ay boyunca düşünmüş, sonra bir sabah, Cenk’in kahvaltı tabağının yanına katlanmış bir kâğıt bırakmıştı. Üstünde kendi kuralları vardı. Birincisi: Kimi seçeceğine o karar verecekti, Cenk değil. İkincisi: Seçtiği kişiyle önce Cenk tanışacak, o kişi de bu evliliğin kurallarını bilerek, kabul ederek gelecekti. Üçüncüsü: Derya her an, hiçbir açıklama yapmadan geri dönebilecekti. Dördüncüsü: Hiçbir şey saklanmayacak, gecenin sonunda eve dönülecek ve her şey, şafak sökerken, iskelede anlatılacaktı. Beşincisi, en altta, el yazısı titreyerek: “Bunu yalnızca sen istediğin için değil, ben de istediğim için yapacağım. Bunu bilmeni istiyorum.”
Üç yıl boyunca o kâğıt mutfak dolabının kapağının iç yüzünde asılı kaldı. Arada bir indirip yeniden okudular, bazen bir kelimeyi değiştirdiler. Ama Derya kimseyi seçmedi. Seçmek istediği kimse olmamıştı. Ta ki yırtık bir yelken atölyesinin kapısından girene kadar.
Bora’nın yelkenini dikerken, üç gün boyunca konuştular. Denizi, yalnızlığı, iğnenin yelken bezine girerken çıkardığı o kuru sesi. Bora ona fırtınayı anlattı; teknenin yan yattığı, suyun güverteye dolduğu, kendini halata bağladığı o geceyi. Derya onun sesinde korkuyu değil, bir tür minnet duydu: hayatta kalmanın, sabah güneşini yeniden görmenin minneti. Üçüncü akşam, yelkenin son dikişini atarken, Bora’nın ona baktığını hissetti. Başını kaldırdı. Bakışlarını kaçırmadı.
Önce kocamla tanışmalısın
“Sana bir şey söylemem lazım,” dedi Derya, iğneyi bezin içine saplayarak. “Evliyim. Kocam koyun öbür ucundaki lokantada. Ve bizim aramızda bir anlaşma var.”
Bora’nın yüzünde şaşkınlık, sonra dikkat belirdi. Derya ona kuralları anlattı; dolap kapağındaki kâğıdı, üç yılı, beşinci maddeyi. Bora sonuna kadar sözünü kesmeden dinledi.
“Kocanla tanışmak istiyorum,” dedi sonunda. “Senin için değil, kendim için. Bir adamın evine, onun yüzünü görmeden giremem.”
O akşam lokantada, kapanıştan sonra, üçü bir masaya oturdu. Cenk ızgaradan yeni çıkmış bir levrek koydu ortaya, üç bardak soğuk su doldurdu. Konuşma önce sıradan şeylerle başladı: rüzgâr, liman ücretleri, Rodos’taki fırtına. Sonra Cenk, çatalını bırakıp Bora’nın gözlerine baktı.
“Derya seni seçtiyse, iyi bir adamsındır,” dedi. “Kuralları biliyorsun. Bir tane de ben ekleyeyim: Ona bir an bile acele ettirme. Bu gece onun gecesi.”
“Söz,” dedi Bora. Sonra ekledi: “Sen de emin misin? Gerçekten?”
Cenk gülümsedi. Derya o gülümsemeyi tanıyordu; Cenk ancak bir yemeği tam istediği gibi pişirdiğinde öyle gülümserdi. “Üç yıldır eminim,” dedi. “Derya’nın kendi kararını vermesini bekliyordum. O verdi.”
Derya masanın altından kocasının elini tuttu. Cenk onun parmaklarını sıktı; bir kez, sonra iki kez. Bu, onların on beş yıllık işaretleriydi: Buradayım. Seninleyim.
Lokantadan çıkınca Bora, Derya’yı atölyeye kadar yürüttü. Kapının önünde durdu, ellerini ceplerine soktu. “Bir şeyi senden de duymam lazım,” dedi. “Kocanın yanında değil, yalnızken. Bunu sen mi istiyorsun, yoksa onu mutlu etmek mi istiyorsun?” Derya onun bu soruyu sormasına şaşırdı; sonra şaşırdığı için kendine güldü. “İkisi de,” dedi dürüstçe. “Ama birincisi olmasa, ikincisi için asla burada durmazdım.” Bora başını salladı. “O zaman yarın akşam,” dedi. “Yelken hazır olduğunda.”
Ertesi gün öğleden sonra Derya evde, dolabın önünde, elinde iki elbiseyle donup kaldı. Cenk mutfaktan geldi, kapı pervazına yaslandı. “Mavi olan,” dedi. “Deniz gibi. Kaybolmazsın içinde.” Derya güldü, sonra gülüşü kırıldı. “Ya dönünce bana başka türlü bakarsan?” dedi. “Ya bu, aramızdaki bir şeyi bozarsa?” Cenk içeri girdi, elbiseyi elinden alıp yatağın üstüne bıraktı, onu omuzlarından tuttu. “Bozulacak bir şey olsaydı, üç yıl önce iskelede bozulurdu,” dedi. “Yine de bir şey olursa, kuralı biliyorsun. Dönersin, ben buradayım. Bu gece de, sonra da.” Derya başını onun göğsüne dayadı ve kekik kokusunu içine çekti. Sonra mavi elbiseyi giydi.
Demirdeki tekne
Ertesi akşam Derya, onarılmış yelkeni kendi küçük sandalıyla teknenin yanına götürdü. Koy, güneşin batışıyla birlikte mor ve altın arası bir renge bürünmüştü; Selimiye’nin taş evlerinden yükselen ışıklar suya yansıyordu. Bora onu güvertede bekliyordu. Yelkeni birlikte direğe çektiler; rüzgâr bezi doldurduğunda Derya’nın diktiği yırtık iz, gün batımında ince, gümüş bir yara izi gibi parladı.
“Kusursuz,” dedi Bora.
“Kusursuz değil,” dedi Derya. “Ama dayanır.”
Kamaranın kapısında durdular. Bora sormadan önce Derya’nın yüzüne uzun uzun baktı. “Hâlâ istiyor musun?”
“İstiyorum,” dedi Derya. Sesi sakin, kararlıydı. “Ve istemediğim an söyleyeceğim. Bunu sen de biliyorsun.”
Bora’nın dudakları tuz ve rüzgâr tadındaydı. Derya, on beş yıldır yalnızca bir adamın ellerini bilen bedeninin, başka bir dokunuşa nasıl şaşırarak, sonra nasıl merakla cevap verdiğini hissetti. Bora acele etmedi; Cenk’e verdiği sözü, her nefeste tutuyormuş gibi. Kamaranın lombozundan süzülen son ışık, teninin üstünde bir dalga gibi gezindi. Derya bir an Cenk’i düşündü; suçlulukla değil, garip, sıcak bir minnetle. Bu geceyi ona anlatacağını bilmek, geceyi daha da kendisinin kılıyordu. Tekne demirde hafifçe sallandı; lombozun önünden bir martı geçti ve kamaranın küçük lambası, gecenin bir yerinde, kimsenin fark etmediği bir anda söndü.
Bir süre sonra teknenin gövdesine bir sandalın hafifçe sürtündüğünü duydular. Bora güverteye çıktığında sandal çoktan uzaklaşıyordu; lokantanın garsonu Ali, kürek çekerken el sallıyordu. Güvertede, üstü bir bezle örtülü bir sepet duruyordu. İçinde iki tabak vardı: zeytinyağlı enginar, ızgara ahtapot, limonlu pilav. Ve bir not, Cenk’in iri, yağ lekeli el yazısıyla: “Aç kalmayın. Derya enginarı sever, bilmiyorsan öğren. Şafakta iskelede bekliyorum. — C.”
Derya notu okuyunca güldü; gözleri yaşardı. Bora da güldü, sonra notu katlayıp ona uzattı. “Bunu sen sakla,” dedi. “Bu, benim değil, sizin hikâyeniz.”
Şafak sökerken Derya sandalıyla koyu geçti. Cenk iskelede, ayaklarını suya sallamış, elinde iki bardak çayla oturuyordu. Derya yanına oturdu, çayını aldı. Uzun süre konuşmadılar. Sonra Cenk, ona dönmeden sordu: “Mutlu musun?”
“Evet,” dedi Derya. “Sen?”
“Anlatmaya başladığında söylerim.”
Derya anlattı. Her şeyi, sırasıyla, hiçbir şeyi atlamadan; Cenk’in yüzünde her cümlede başka bir duygunun geçtiğini görerek. Kıskançlık bir kez, kısa ve parlak, yüzünden geçti; Cenk onu saklamadı, adını koydu, sonra bıraktı. Ardından gelen şey, Derya’nın yıllardır görmediği bir hayranlıktı. Güneş Bozburun’un tepelerinin ardından yükseldiğinde, Cenk onun elini tuttu, parmaklarını bir kez sıktı, sonra iki kez.
Koyun ortasında Bora’nın teknesi demir alıyordu. Ana yelken açıldı, rüzgârı yakaladı; Derya’nın diktiği iz, sabah güneşinde ince bir gülümseme gibi parladı. Cenk ona baktı ve “En iyi dikişin,” dedi. Derya başını kocasının omzuna yasladı: “Hayır. En iyi dikişim on beş yıl önce atıldı; bu gece yalnızca ne kadar sağlam olduğunu gördük.”
Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin
Peçetedeki Dördüncü Kural Neden Boş Kaldı?
Yorumlar