sexhikayen

Yoga Sex Hikayeleri

Adatepe’de Zeytinlerin Altındaki Ahşap Platform

Umut platformu her gün biraz daha büyüttü ama hiçbir derse katılmadı. Zeynep sebebini sorduğunda, şafak vakti saklanan bir sırla karşılaştı.

Adatepe’de Zeytinlerin Altındaki Ahşap Platform
Fotoğraf: David Boca / Unsplash

Ahşap platformun son tahtası çakıldığında Zeynep Ilgaz, otuz altı yaşında, on iki yıllık yoga eğitmeni ve Kaz Dağları’ndaki ilk inziva kampının sahibi olarak, sabrının da son tahtasına geldiğini hissetti. Adatepe köyünün biraz üstünde, yüz yıllık zeytin ağaçlarının arasına kurulan bu platform kampın kalbi olacaktı. Onu inşa eden marangoz, Umut Tan, üç haftadır her sabah altıda geliyor, gün batımına kadar çalışıyor ve Zeynep’in bütün davetlerine rağmen bir kez bile bir derse katılmıyordu.

“Bir kez dene,” demişti Zeynep ilk hafta. “Sırtın için iyi olur. Bütün gün eğiliyorsun.”

“Ben ağaç işinden anlarım,” demişti Umut, gülümsemeden. “Nefes işinden değil.”

Otuz sekiz yaşındaydı, Ayvacık’ta bir atölyesi vardı, elleri reçine ve talaş kokuyordu. Zeynep’in on iki kişilik ilk grubu kampa geldiğinde de değişen bir şey olmadı: Umut platformun kenarında, tırabzanların son cilasını sürüyor, sabah derslerinde kadınlar ve erkekler güneşe selam verirken o, başını bir kez bile kaldırmıyordu. Zeynep bunu bir meydan okuma olarak algıladı. Belki biraz da bir yara.

Şafaktan önce platformda kim vardı?

Kampın dördüncü sabahı Zeynep, her zamankinden bir saat erken uyandı. Gece boyunca bir rüyanın içinde dönüp durmuş, sonunda karanlıkta kalkıp yürüyüşe çıkmıştı. Toprak yol hâlâ çiğle ıslaktı, Edremit Körfezi’nin üstünde gökyüzü maviden griye dönüyordu. Platforma yaklaştığında durdu.

Platformun ortasında, tek başına, Umut vardı. Eski, solmuş bir mat serilmişti; Umut onun üstünde, gözleri kapalı, yavaş ve neredeyse kusursuz bir akışla hareket ediyordu. Dağ duruşu. Öne eğilme. Savaşçı. Her geçişte nefesi, Zeynep’in kendi derslerinde öğrettiği ritimle, dört sayı içeri, dört sayı dışarı akıyordu. Zeynep zeytin ağacının gövdesine yaslandı ve nefesini tuttu; bu akış ona bir şey hatırlatıyordu. Kendi akışıydı. Kendi sesinden, kendi videolarından öğrenilmiş bir akış.

Umut son duruşta, sırtüstü uzanıp kollarını iki yana açtığında, Zeynep ağacın arkasından çıktı. Umut gözlerini açtı, onu gördü ve doğruldu. Yüzü önce kızardı, sonra ciddileşti.

“İki yıl,” dedi, Zeynep bir şey sormadan. “Bel fıtığı geçirdim. Doktor ameliyat dedi. Ameliyattan önce bir şey denemek istedim. İnternette senin derslerini buldum. Sabah beşte, atölyenin arkasında, her gün. İki yıl boyunca.”

“Ve ameliyat?”

“Olmadım. Gerek kalmadı.” Umut matını toplamaya başladı. “Bu işi duyduğumda, platformun sahibinin sen olduğunu öğrendiğimde, ilk kez bir şey için teklif verdim. Fiyatı düşük tuttum. Sana teşekkür etmenin başka yolunu bulamadım.”

“Neden derslere katılmıyorsun o zaman?”

Umut durdu, ona baktı. “Çünkü seninle aynı platformda nefes alırsam,” dedi, “nefesimi tutamayacağımdan korkuyorum.”

İki nefesin aynı sayıya oturduğu akşam

O gün Zeynep derslerini zor verdi. Her duruşta, her sayımda, aklı sabahki görüntüye kayıyordu. On iki yıllık eğitmenliği boyunca hep sakin olmak zorunda olduğuna, kendi kalbinin hızını bile kimseye göstermemesi gerektiğine inanmıştı. Umut’un cümlesi bu inancın tam ortasına, ince ama derin bir çatlak gibi oturmuştu.

Öğle arasında katılımcılardan biri, İzmirli emekli bir mimar olan Feride Hanım, çay bardağını eline alıp yanına oturdu. “Bugün sayıları iki kez karıştırdın,” dedi, gözlüğünün üstünden bakarak. “Dört yerine altı saydın. Sonra beşe döndün. Kimse fark etmedi ama ben fark ettim.” Zeynep özür diledi. Feride Hanım güldü. “Özür dileme, canım. Kırk yıl evli kaldım. Bir eğitmenin sayıyı neden karıştırdığını bilirim.” Platformun kenarında tırabzanları zımparalayan Umut’a doğru başını hafifçe eğdi ve kalkıp gitti. Zeynep çayını soğuyana kadar içmedi. Kendine, bir eğitmen olarak, sınırlarını hatırlattı; sonra o sınırların kimin için çizildiğini sordu. Umut ne katılımcıydı ne de ona bağlı biri. Yalnızca, bir yabancının sesine iki yıl boyunca her sabah güvenmiş bir adamdı.

Akşam, grup köydeki taş evlerde yemeğe indiğinde Zeynep platformda kaldı. Güneş körfezin üstüne eğiliyordu; zeytinlerin gümüş yaprakları turuncuya dönüyordu. Umut aletlerini toplamaya geldiğinde onu orada, iki matı yan yana sermiş hâlde buldu.

“Partner yogası,” dedi Zeynep. “Kampın son haftası için hazırladığım bir akış. Denemem gerekiyor. Bir partnere ihtiyacım var.” Durdu. “Bu bir ders değil, Umut. Bir rica. Hayır diyebilirsin.”

Umut aletlerini yere bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı ve öbür matın üstüne geçti. “Ne yapacağız?”

“Önce sırt sırta oturacağız. Ve nefesimizi eşitleyeceğiz.”

Oturdular. Zeynep onun sırtının sıcaklığını, kaburgalarının her nefeste genişleyişini, kendi sırtına yaslanan o güçlü, sabırlı ağırlığı hissetti. İlk başta nefesleri uyuşmadı; Umut’unki hızlı ve sığdı, Zeynep’inki eğitmen alışkanlığıyla ölçülü. Sonra, hiçbiri bir şey söylemeden, iki ritim birbirine yaklaştı. Dört içeri. Dört dışarı. Zeytin dallarında bir rüzgâr geçti.

“Şimdi döneceğiz,” dedi Zeynep, sesi biraz kısıktı. “Yüz yüze. Ellerini avuçlarıma koy.”

Yüz yüze geldiler. Umut’un avuçları, nasırlı ve sıcak, onunkilerin üstüne kapandı. Zeynep onu öne, kendine doğru bir esnemeye yönlendirdi; sonra kendi eğildi, Umut onu tuttu. Bir ileri, bir geri. Bir köprü, iki beden arasında kurulmuş, birinin ağırlığı ötekinin dengesi olmuş.

Akışın son duruşunda Zeynep durdu. “Bir şey sormak istiyorum,” dedi. “Elimi buraya koyabilir miyim?” Avucunu onun göğsüne, kalbinin üstüne koymadan önce, havada bekletti.

“Evet,” dedi Umut.

Zeynep elini koydu. Altında kalp hızlı, düzensiz, hiç de sakin olmayan bir ritimle atıyordu. “Nefesini tutamamaktan korktuğunu söylemiştin,” dedi.

“Tutamıyorum,” dedi Umut.

“Ben de.” Zeynep onun elini aldı, kendi göğsüne koydu. Kendi kalbi de aynı hızda atıyordu. “On iki yıldır insanlara sakin kalmayı öğretiyorum. Kimse bana, sakin kalmak istemediğim bir an olabileceğini söylemedi.”

Gece yarısı zeytinlerin altında savasana

Onu ilk öpen Zeynep oldu. Yavaş, bir duruştan ötekine geçer gibi, nefes nefese değil, nefesle birlikte. Umut’un elleri sırtına kapandı; talaş ve reçine kokusu, akşamın kekik kokusuna karıştı. Güneş battı. Köyden, taş evlerin birinden, gruptaki birinin gülüşü yükseldi ve sonra sustu.

“Burada mı?” diye fısıldadı Umut. “Platformda?”

“Kampın bütün katılımcıları gece yarısına kadar köyde,” dedi Zeynep. “Bu platformu sen yaptın. Bu gece ona ilk kez gerçekten sahip olmak senin hakkın.” Durdu, gözlerinin içine baktı. “Ama ancak istersen.”

“İstiyorum,” dedi Umut. “Üç haftadır her tahtasını bunu düşünerek çaktım.”

Zeynep elini platformun tahtalarında gezdirdi; pürüzsüz, sıcak, hâlâ güneşi içinde tutan tahtalarda. Her birinin altında bir sabah, bir sayım, bir nefes vardı.

Zeynep güldü ve onu matların üstüne, kendine doğru çekti. Yukarıda, zeytin dallarının arasından ilk yıldızlar göründü; aşağıda, körfezin üstündeki son ışık da söndü. Nefesleri bir süre daha aynı sayıyı tuttu, sonra sayılar dağıldı, sonra kimse saymadı.

Sabah dersine on iki katılımcı geldiğinde, platformun ortasında, eğitmenin hemen yanında, ilk kez fazladan bir mat serilmişti. Zeynep gözlerini kapattı ve her zamanki sesiyle konuştu: “Nefesinizi bırakın.”

Yanındaki matta Umut, iki yıldır ilk kez, bir talimatı ekrandan değil, onun dudaklarından duydu ve bıraktı.

Ilgaz’da Dengeyi İlk Kaybeden Kim Oldu? Sıradaki hikaye · Bunu seveceksin Ilgaz’da Dengeyi İlk Kaybeden Kim Oldu? 6 dk okuma · Okumaya başla →

Yorumlar

Düşüncelerinizi paylaşın

E-posta adresiniz yayımlanmaz. Lütfen saygılı olun.